30 Kasım 2017

BİZE NELER OLUYOR?



SEÇİLMİŞLER: NÖTRAL MUTASYONLARI GÜÇLÜ 
OLANLAR YAŞAMI OLUŞTURACAK 


"Her devir, kendi döngüsünde sonsuz olasılık barındırır. Yaptığımız seçimler, bu olasılıklardan hangisinin gerçekleşeceğini belirlemede derin iz bırakır. Hayatta yaptığımız tüm seçimler, büyük bir organizmanın gideceği yeri belirleyen ufak ancak değerli adımlardır." 
Sınırını hatta sınırsızlığını algılayamadığımız evrende çok kıymetli bir ırk olduğumuzu düşünüyoruz. Dünya’nın bizim için oluşturulduğuna ve her şeyin sahibi olduğumuza inanıyoruz. Hükmedebildiğimiz kadar hükmetmek istiyoruz ve bu, biz farkında dahi olmadan bizi yiyip tüketiyor.
Çevremizi saran kilometrelerce genişlikte manyetik alan, sürekli değişen iklim koşulları hatta bir gün içerisinde dört mevsimin yaşandığı anlar, medyadan gelen olumsuz telkinler, hatta belki de medya araçlarından bizi yönlendirmek için yayılan farklı frekanslar (kesin bilgi değildir), birlik algısından çıkartılıp bireyselliğin değerleştirildiği yeni çağ akımları, artan teknoloji ve ilaç bağımlılıkları, verimsizleştirilen toprak, özgün genetik kodları değiştirilen besinler, laboratuvarlarda üretilip insanlara bulaştırılan hastalıklar ve hatta belki de henüz farkına varamadığımız daha birçok etken bizi tamamen kontrolüne almış durumda.
Psikolojik sorunlar artmış, şiddet tavan yapmış, doğadan kopuş gerçekleşmiş, imece usulü yerini tek başınalığa bırakmış…

MUTASYON NEDİR?

Mutasyon, DNA molekülünün; radyasyon, X ışını, ultraviyole, ani sıcaklık değişimleri ve maruz kalınan kimyasallar sonucunda bozulmaya uğramasıdır. Mutasyonlar yararlı, zararlı ve nötr olabilir. Bu noktada asıl ilginç olanı nötr mutasyonlardır.

1960’lı yıllarda çalışmalar yapan Japon matematikçi-biyolog Motoo Kimura’ya göre, canlı genomlarındaki değişimlerin büyük kısmı seleksiyon açısından ’’nötral’’dir. Bu değişimler yani, nötral mutasyonlar bir organizmanın dış görünüşüne yansımayan, onun yaşamsal ve üremsel fonksiyonlarını etkilemeyen mutasyonlardır. Yani sessiz değişimlerdir.
Nötral mutasyonla ilgili çarpıcı bir örnek, HIV’e doğal olarak dirençli insanlardır. Bu kişilerde, virüsün enfekte ettiği hücrelerin zarında bulunan ve virüsün bağlanmasını sağlayan CCR5 reseptörü mutasyon geçirmiştir. Dolayısıyla virüs hücreye tutunamaz ve enfeksiyonu gerçekleştiremez. İlk başta bu mutasyon canlı için nötraldir ancak uygun çevre şartları gerçekleştiğinde, yani virüs kişiye yerleştiğinde, kişi hasta olmayacağı için yararlı bir mutasyon haline gelmiştir.

BİZE NELER OLUYOR?

Çevreden maruz kaldığımız elektromanyetik dalgalar DNA’mız üzerinde çatlaklar oluşturup kendisini tamir etmesini zorlaştırıyor, ABD dahil yedi ülkede yapılan araştırma sonuçları cep telefonlarının yaydığı 900 MHz’lik elektromanyetik dalgaların DNA kırıklarına yol açtığını gösteriyor. Genetiği değiştirilmiş besinler, ilaçlar, iklim değişikleri de yine DNA’mız üzerinde değişimlere sebep oluyor.
Yukarıdaki etkenler yanında eski insanların eş seçiminde dikkate aldığı zeka ve yeteneğin yerini, para ve görselliğe bırakması da genetik drift’imizin (kuşaktan kuşağa aktarılan genlerin birikimi) olumsuz yönde etkilenmesine sebep oluyor.
Dünya üzerinde genel olarak kitlesel boyutta görülen bu değişimler bir tesadüf sonucu oluşmuyor. Bunlar sadece bizim seçimlerimiz sonucu oluşuyor.
Yaşanılabilirlik bakımından tükenmeye başlayan Dünya yerine, yeni yaşanabilir gezegenler arıyoruz. Temel amaç insan ırkının yok olmasını önlemek. Bunun için de ilk hedef olarak Mars belirlendi.
Şimdi Dünya ile Mars’ı karşılaştırıp çıkarımlar yaptığımda yazının başında neden mutasyonlara değindiğimi daha iyi anlayacaksınız.

mars2ÖZELLİKLERİN DÜNYA VE MARS'TAKİ DEĞERİ

* Çap (km) 12.756 – 6.786 = Mars Dünya’dan çok daha küçüktür.
* Kaçış Hızı (m/sn) 11.200 – 5.000 = Mars’tan dışarıya çıkmanın daha kolay oluşu, uzay ile ilgili çalışmalar yapılırken kolaylık sağlayacaktır.
* Güneş’ten ortalama uzaklık (AU) (1 AU = 149.597.871 km) 1 – 1.524 = Mars en yakın komşu gezegenimizdir. Güneş’e olan uzaklığı, yaşamın devamlılığının sağlanması açısından uygundur.
* Rotasyon Süresi (Gün uzunluğu – Dünya saati bazında) 23.93 – 24.617 = Bir günlük zaman diliminin birbirine yakın olması, insan için avantajdır.
* Güneş çevresinde dönme süresi (Yıl uzunluğu – Dünya zamanı bazında) 365.25 gün  – 687 gün = Güneş’e olan uzaklığı ve büyüklüğü dönüş süresini arttırmıştır. İnsanın biyolojik saatinin bu duruma uyumlanması vakit alacaktır.
* Doğal Uyduları 1 (Ay) – 2 (Phobos ve Deimos)
İki uydunun bulunması, Mars üzerindeki gelgitlerin Dünya’ya göre daha fazla olmasına sebep olmaktadır. Ayrıca Mars’taki gelgitlerden dolayı Phobos’un yörüngesi küçülmekte ve tahminen 50 milyon yıl içerisinde de Mars’a çarpacaktır.
uzayda yaşam* Atmosfer Bileşenleri
% 0.034 Karbondioksit,
% 78 Nitrojen,
% 20.94 Oksijen,
% 0.93 Argon % 95 Karbondioksit,
% 3 Nitrojen,
% 1.6 Argon 
Mars’ın atmosferinde çok düşük miktarda su ve oksijen izlerine de rastlanmıştır. Şu an için atmosfer, insanların yaşamasına uygun değildir.
* Atmosfer Yoğunluğu (g/m^3)
1.2256 – 0.0155 = Atmosfer yoğunluğu, uçuş için itme gücü oluşturmak açısından oldukça düşüktür.
* Kütle Çekimi (m/s^2)
9.8 – 3.0 = Mars’ın Dünya’ ya göre küçük olmasından dolayı kütle çekimi de azdır. Bu durum da fiziksel yapımızın Mars’ ta oldukça zorlanmasına ve uzun süreç içerisinde değişmesine sebep olacaktır.
* Ortalama Sıcaklık (Celsius)
25 -61 = Düşük sıcaklıklar teknolojik araçların kullanım durumlarını ve canlıların yaşama olasılığını etkileyecektir.
* Toprak
Oksijen,
Silisyum,
Potasyum,
Magnezyum,
Sodyum,
Alüminyum, Demir… (ve daha birçok element) Magnezyum,
Sodyum,
Potasyum,
Klorür,
Silisyum,
Bazalt,
(alkalin yapı)
Topraktaki mineral çeşitliliğinin az olması, yetiştirilebilecek bitki türü çeşidi sayısının sınırlı olmasına sebep olacaktır.
* Rüzgar
Hafif, Orta – Şiddetli = Rüzgârların şiddetli olması, yaşamın birçok alanında kontrol edilebilirliği etkileyecektir.
* Uçuş Hızı
Düşük Yüksek Mars’taki uçuş hızının yüksek olması, transonik (sesötesi) problemlere sebep olacaktır.
NOT:
 Mars’ın Dünya’ya en yakın olduğu konuma “karşı konum” denir. Dünya’ya en yaklaştığı zamanlarda Dünya ile Mars arasındaki en kısa uzaklık, gezegenlerin eliptik yörüngelerine bağlı olarak 55.000.000 km. ile 100.000.000 km. arasında değişir. 27 Ağustos 2003 günü, Mars son 60.000 yıl boyunca Dünya’ya en yaklaştığı konuma geldi. Bu konumunda Dünya ile arasındaki uzaklık 55.758.006 km. (0,372719 AU) idi. Yapılan hesaplamalara göre, Mars’ın Dünya’ya bu denli yaklaşmasının söz konusu olduğu son tarih MÖ 57.617 yılıdır, bir sonraki tarih ise 2287 yılıdır. 24 Ağustos 2208’deki yakınlaşmada ise iki gezegen arasındaki uzaklığın yalnızca 0.372254 AU olacağı hesaplanmıştır.
22 Mayıs 2016 tarihinde iki gezegen arasındaki mesafe 75 milyon km’ye indi.
uzaya yolculuk2

MARS'A YOLCULUK NE ZAMAN YAPILMALI?

En iyi tasarrufla Mars’a gidebilmek için en akılcı yol, aradaki mesafenin en az olduğu zamandır. Dünya, her 15 – 17 yılda bir Mars’a yakın geçiş yapar. Mars’a yolculuk hedefleri belirlenirken de bu döngü göz önünde bulundurulur.

MARS'A YERLEŞMEK KESİNLEŞİRSE

Mars’ta yaşamı oluşturmak için öncelikle insansı robotlar gönderilip belli düzeyde yaşam şartları oluşturulacak. Gezegende yaşam şartlarını oluşturmak için ciddi çalışmalar yapılması gerekecek. Belki yerin altında belki de kapalı alanlarda oluşturulmuş uygun yapılarda yaşam oluşturma çalışmaları yapılacak. Yerleşik düzene geçmek için beklemek gerekecek hatta belki de bunun için 3-4 nesil geçmesi gerekecek çünkü Mars’ın yapısını göz önüne aldığımızda atmosfer yapısına ve yer çekimine uyum sağlamak uzun zaman alacak.
Vücudumuz, Dünya’nın çekim gücüne ve atmosfer basıncına uyum sağlayacak şekilde yapılanmıştır. Atmosferin toplam kütlesinin yaklaşık 5,1×1015 ton olduğu sanılmaktadır; bu da Dünya’nın toplam kütlesinin milyonda birinden daha azdır. Bu büyük kütle vücudumuzun iç basıncı ile dengelenir. Mars’a gittiğimizde aynı koşulların kısa sürede oluşturulamayacağı ortadır. Mars’ın atmosfer yoğunluğu Dünya’dan daha az olduğundan iç basıncımız Mars’a göre daha büyük olacak ve bu da damarlarda, organların şekillerinde ve çalışmasında sorunlar yaratmaya başlayacaktır.
Mars’ın kütle çekimi Dünya’nın yer çekiminin üçte biri olduğundan kemiklerimizin ve kaslarımızın yapısı bozulmaya, zayıflamaya başlayacaktır. Omurga yapımız değişecek, uzuvlarımızın birbirine göre oranları farklılaşacaktır.
dna2

SEÇİLMİŞLER: NÖTRAL MUTOSYANLARIYLA GÜÇLÜ OLANLAR

Tüm dünyada, DNA bilgilerimizi toplama çalışmaları yürütülüyor. En özelimiz ve gerçek mirasımız olan genetik kodlarımız artık dünyanın elinde. Bu çalışmaların yapılmasının görünürde birçok sebebi var. Ancak acaba bildiklerimiz yanında açıklanmayan başka nedenler de olabilir mi?
Nötral mutasyonların görünürde fizyolojiye yansımayan ancak uygun şartlar oluştuğunda kendisini gösteren mutasyonlar olduğunu belirtmiştim. Bu noktada yepyeni özelliklere sahip bir gezegende yaşamaya başladığımızda nötral mutasyonlar kendisini göstermeye başlayacaktır. Bulunduğu koşullara göre güçlü nötral mutasyonlara sahip bireyler doğal seçilim ile hayatta kalacak zayıf olanlar ise yok olacaktır. Yeni bir gezegende yaşam başlatmak istiyorsanız ya orayı kendinize uydurursunuz ya da oraya en iyi uyum sağlayacak canlıları oluşturursunuz.
Temel amaç, insan ırkının varlığını güçlü bir şekilde devam ettirmek olduğuna göre istenen genetik karakterleri yakalayabilmek için öncelikle bulunduğu gezegende insanların mutasyon geçirmeleri gerekir.
Çevre koşulları DNA’mızda mutasyonlara sebep olduğuna göre bilinçli bir şekilde çevre koşullarıyla oynanıp istenilen genetik karakterler yaratılıncaya kadar mutasyon geçirmemiz sağlanabilir. Bu açıdan olayları değerlendirdiğimizde şu soruyu sorabiliriz: insan ırkından toplanan genetik bilgiler, Mars’a gidecek insanların ya da Mars’ta yaşam oluşturmak için seçilecek DNA bilgisinin belirlenmesi amacıyla da kullanılıyor olabilir mi?
Dünyadaki hemen hemen her şey kontrollü bir şekilde bizleri etkilemek için değiştirilip kullanılıyorsa bunun tek sebebi insan nüfusunu azaltmak mı yoksa en zor koşullara dahi dayanabilecek güçteki genleri aktif edip bunları seçmek ve bu kodlarla insan ırkının soyunu güçlü bir şekilde devam ettirmesini sağlamak da olabilir mi?
nötral mutasyon
Başka bir gezegene gittiğimizde tüm koşullar değişmiş olacak ve gerçekten insanlığın devam etmesi için güçlü genetik özelliklere ihtiyaç olacak. Bunları elde etmenin de yolu, açıklanmadan üzerimizde yapılan deneylerle en güçlü özelliklere sahip DNA karakterlerini saptamak.
Bunlar gerçekleştirilebildiğinde, yaşam rahat bir şekilde yine mutasyonlarla kendini çevreye adapte ederek gelişmeye devam edecektir. Hatta belki de günümüzde bizler farkında olmadan bizleri yöneten mutant genlere sahip bireyler de olabilir. Hatta bunu bir adım daha öteye taşırsak belki de Dünya’da da daha önceden yaşam bu şekilde oluşturulmuş olabilir. Eğer bir şeyleri biz deniyorsak bizden önce de denenmiş olabilir…Bunu ancak bir şeyleri daha da ileriye taşıyıp yeni şeyler ortaya koyduğumuzda anlayabileceğiz…

YAPABİLECEKLERİMİZ

Daha bilinçli, daha üretken, potansiyel gücü olan DNA bilgilerini aktif etmeye çalışan daha farkında bireyler olarak, gelişim sürecinde anahtar rol oynamak, oluşmaya başlayan yeni süreçte itki gücü olmayı sağlayacaktır.
Her devir, kendi döngüsünde sonsuz olasılık barındırır. Yaptığımız seçimler, bu olasılıklardan hangisinin gerçekleşeceğini belirlemede derin iz bırakır. Hayatta yaptığımız tüm seçimler, büyük bir organizmanın gideceği yeri belirleyen ufak ancak değerli adımlardır. Bunun bilinci ile hareket edip derin izler bırakabilmemiz dileğiyle

RUTENYUM-106 TEHLİKESİ








ÇERNOBİL FACİASINI VE SONRASINDA YAŞANAN OLUMSUZLUKLARI UNUTMADIK..
Türkiye birkaç haftadır Rusya veya Kazakistan’dan yayıldığı anlaşılan Rutenyum-106 adlı radyoaktif izotopu konuşuyor. Doğada olmayan, sadece nükleer atıklarda ve uydularda rastlanabileceği söylenen bu izotopun atmosferdeki varlığını Fransa Nükleer Güvenlik Enstitüsü’nden (IRSN) öğrendik. Uzmanlar, bir nükleer tesiste Eylül sonunda bir kaza meydana geldiğini düşünüyor. Rutenyum’un Avrupa’da radyasyon ölçüm cihazlarına yakalanması ve yüksek seviyelerde tespit edilmesi ise Ekim başlarında oldu. Kazanın gerçekleştiği bölgede durumun farklı olabileceği ancak Avrupa açısından ciddi bir tehdit olmadığı söylense de, radyasyonun kaynağının açıklanmaması şüpheleri artırıyor.
Haberin 10 Kasım’da dünyanın önde gelen medya kanallarına yansımasıyla işin büyüdüğünü söyleyebiliriz. Ben de kendi Twitter hesabımdan (@ozzgurbuz) haberi 10 Kasım’da duyurmuştum. Herkes birbirine sormaya başladı; nereden geliyordu bu Rutenyum-106. Olayı ciddiye almamak hata olur ancak bu gibi durumlarda spekülatif haberlerden kaçınmak gerek. IRSN tarafından yayımlanan ve Rutenyum-106’ın muhtemel kaynağını gösteren haritayı radyasyonun yayılma haritası sananlar bile oldu. Sosyal medyadan dışarı çıkmayın mesajları bile gelmeye başladı. Herkes ne yapacağını birbirine soruyordu. O nedenle bu yazıyı yazmadan önce Fransa’dan, Greenpeace’ten uzmanlarla konuştum ve bilgileri birkaç kaynaktan teyit ettim. Şimdilik risk yok ama durum değişirse de bildirmek görevimiz.
Dünyada bunlar olurken, Mersin ve Sinop’ta nükleer santral kurmaya heveslenen Türkiye’de, resmi makamlardan çıt çıkmadı. Olası bir kaza veya sızıntı durumunda bizi uyarmasını “umduğumuz” TAEK’in (Türkiye Atom Enerjisi Kurumu) ilk açıklama yaptığı tarih 29 Kasım 2017. İddiaların dünya kamuoyuna yansımasından tam 19 gün sonra. Bu süre içerisinde Türkiye can güvenliği olup olmadığını hep yurt dışındaki haberlerden ve onların kötü çevirilerinden öğrenmeye çalıştı. İş, cep telefonumuza gelen yağmurlu havada dışarı çıkmayın mesajlarına kadar geldi. Halbuki, TAEK’in ilişkide olduğu Uluslararası Atom Enerji Ajansı (UAEA) 13 Ekim’de bir rapor yayımlamıştı. Bu raporda, 7 Ekim tarihinde Ankara’daki Rutenyum-106 seviyesinin metreküpte 0,018 mBq olduğu yazılıydı. Oldukça düşük bir değerden bahsediyoruz. UAEA’na bu rakamı TAEK vermiş. Peki, TAEK bu rakamı neden o gün ya da 10 Kasım’dan sonra açıklayıp Türkiye’yi rahatlatmadı? Sorunun yanıtı yok. 
Bu sorunun yanıtını TAEK verir mi bilmiyoruz ama aklımıza ister istemez Çernobil geliyor. 26 Nisan 1986 yılında Sovyetler Birliği’nde Çernobil kazası olmuş, radyoaktif bulutlar Türkiye’ye doğru yol almaya başlamıştı. Yağışların da etkisiyle Doğu Karadeniz ve Trakya bölgeleri başta olmak üzere Türkiye ciddi bir radyasyon serpintisine maruz kalmıştı. Dönemin yetkililerinin tek derdi ise halkı tehlikeye karşı uyarmak ve gerekli tedbirleri almak yerine, “Biraz radyasyon kemiklere iyi gelir” (Kenan Evren) ve “Radyoaktif çay daha lezzetlidir” (Turgut Özal) gibi demeçlerle olayı gizlemeye çalışmaktı. Türkiye nükleer santral yapmak istiyordu ve nükleer santralın ne kadar tehlikeli olduğunu gösteren Çernobil kazasının üstünü örtmek gerekiyordu. Türkiye’nin bir nükleer kaza karşısında ne kadar hazırlıksız olduğu da o gün görüldü. Acısını hala çektiğimiz ve aslında hiç suçumuz olmayan bir facia yaşadık.
Bugün yaşananlar da Çernobil’i hatırlatıyor. Türkiye yine nükleer santral kurmak istiyor ve hükümet nükleer santralın ne kadar tehlikeli olduğunu gösteren bu örnekleri gündeme bile getirmek istemiyor. Üstelik, kazanın Akkuyu’da nükleer santral kurmak isteyen Rosatom’a ait Mayak’taki nükleer atıkların yeniden işlendiği tesiste olduğuna dair şüpheler varken. Akkuyu’da dev bir nükleer santral kurmak isteyen şirketin, gizemli bir kazaya neden olduğu ve bunu dünyadan saklamaya çalıştığı doğru çıkarsa, Türkiye’de Rus nükleer santralını pazarlamanın daha da zorlaşacağı ortada. Rutenyum-106 konsundaki sessizliğin nedeni bu olmasın sakın?

28 Kasım 2017

RESSAM YILDIRIM TÜRKEL İLE DOĞADAN TUVALE RENKLİ BİR YOLCULUK

















KALEIDOSCOPE / Cihat TAŞKIN

Sanat çevrelerinin kendisini yakından tanıdığı Kütahyalı Ressam Yıldırım Türkel ile İzmir Karşıyaka Belediyesi Sanat Galerisinde Kaleidoscope izleyicileri için söyleştik.


Sanatçının, insan sevgisinin odağına yerleştirdiği sanatsal etkileşimi tüm değerlerin üzerinde bir evrensel güç kaynağı olarak nitelemesi onun sevgi-insan-sanat üçgenindeki kültürel dorukları hakkında ipuçları veriyor bizlere. Ressam Yıldırım Türkel’in yağlıboya yapıtlarında yaylaların esintisini, fırtınalı havada deniz dalgalarının gümbürtüsünü, derelerden, minik şelalelerden ve çoban çeşmelerinden akan soğuk suyun sesini duyumsamak da olası. 21. yüzyılın ilk çeyreğini yaşadığımız günümüzde, özellikle ülkemizde kültür-sanat ekseninden uzaklaşıldığını üzüntü içinde belirten duyarlı sanatçı toplumların din, dil, ırk çatışması içine sokularak ötekileştirildiğine dikkat çekiyor.


“Sanatçı doğayla barışık olan insandır.” diyen Türkel, Kütahya’nın Sultandağı, Domaniç ve Kumarı yaylalarında neredeyse ayak basmadığı yer kalmamış. Her fırsatta kendini bulduğu doğada, adım başı karşılaştığı kuşları, selamlaştığı böcekleri, kucaklaştığı ağaçları, dağları ve atları paletinde renk renk boyaya, tuvalindeyse desene dönüştürmeyi başarabilmiş. Doğal yaşamın tüm güzelliğini en sade biçimle tualine aktarabilmek için yağmur sonrası orman yürüyüşlerine çıkan, dağlarda Alageyiklerin izini süren Ressam Yıldırım Türkel tablolarının birçok sergide sanatseverlerle buluştuğunu söylüyor;

 “Çalışmalarımızı sürdürdüğümüz derneğimiz Kütahya Kültür ve Sanat Derneğinin düzenlediği tüm karma sergilere katıldım. Bunların dışında katıldığım ortak ve kişisel sergilerimi şöyle sıralayabilirim;

“Atatürk Haftası” Kişisel Sergi - Kütahya (1997)
“Kelebek Mobilya” Kişisel Sergi (1998)
Nüans Sanat Galerisi - İstanbul (1998)
Yüksel Akşahin ile ortak sergi - Kütahya (1999)
Av. Sadık Atakan Sanat Evi - Kişisel Sergi - Kütahya (2000)
“Dört Fırçadan” Resim Sergisi - Kütahya (2001)
“Güzelçamlı Festival Günleri” Resim Sergisi - Kuşadası (2010)
KÜSAD Sergi Salonunda Kişisel Sergi - Kütahya (2013)
KÜSAD Sergi Salonunda Kişisel Sergi - Kütahya (2016)
Karşıyaka Belediyesi Sanat Galerisi Kişisel Sergi - İzmir (2017)


Eşi Gönül hanımla birlikte sergi ziyaretçilerine açıklamalar yapan Ressam Yıldırım Türkel sanat eğitimini önemsediğini belirtirken kendini sanat ve eğitim yolculuğunda yalnız bırakmayan Cafer Türkel’e (babası), Gönül Türkel’e (eşi), İbrahim Ersoy’a, Aytekin Gürkan’a, Ömer Ağartan’a, Muazzez Özker’e, Ahmet Yakuboğlu’na, Abdullah Taktak’a ve Hüseyin Yüce’ye teşekkür etti.  

Bir doğa tutkunu olan ressam Yıldırım Türkel’i, Saint Petersburglu Azeri Ressam Sadık Babayev 1999 yılında;  “... ‘İlhamımı tabiat anadan aldım, çaldımsa da sadece doğadan çaldım’ şeklinde düşündüğünü biliyorum yakın dostum Yıldırım Türkel’in…” sözleri ile tanımlaması ressamın sanatsal tutarlılığının da bir kanıtı olarak kabul edilebilir.



 







BU DA İLGİNİZİ ÇEKEBİLİR..
https://kaleidoscope-tr.blogspot.com.tr/2017/03/ressam-miray-yurtsevenden-duygulandiran.html

27 Kasım 2017

"KUŞ DİLİ DE NEYMİŞ" DEYİP GEÇMEYİN !..

Kuş dili, dünya kültürel miras listesine aday

KUŞ DİLİ DÜNYA KÜLTÜREL MİRAS LİSTESİNE ADAY
Giresun'un Kuşköy Köyü yöresine özgü 500 yıllık tarihi geçmişi bulunan ‘Kuş dili’ UNESCO’nun ‘İnsanlığın Somut Olmayan Kültürel Mirası' listesine aday gösterildi.

Giresun'un Kuşköy Köyü yöresine özgü 500 yıllık tarihi geçmişi bulunan ‘Kuş dili’ olarak da bilinen ıslıkla haberleşme yöntemi, Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından UNESCO’nun ‘İnsanlığın Somut Olmayan Kültürel Mirası' listesine aday gösterildi. UNESCO, kuş dili ile ilgili kararını Aralık ayında açıklaması bekleniyor.
Giresun’un Çanakçı İlçesi Kuşköy Köyü’nde arazinin dağınık ve engebeli oluşu, zamanında telefon hattı bulunmaması gibi nedenlerle 500 yılı aşkın bir süredir ıslıkla haberleşme yöntemi kullanılıyor. Kuş sesine benzediği için ‘Kuş dili’ olarak da anılan haberleşme yöntemi yörede günümüzde yaşatılmaya devam ediyor. Bütün kelimeleri ıslıkla hecelenerek söyleyen yöre halkı ‘Kuş dili’ geleneğini çoğu zaman günlük yaşamda kullanıyor. Kuş dili ile haberleşme yöntemi, Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından UNESCO’nun ‘İnsanlığın Somut Olmayan Kültürel Mirası' listesine aday gösterildi. Kuşdili, eğlence unsuru taşımadan değer görmesi ve korunması, genç kuşaklar tarafından öğrenilerek günlük hayatta kullanımının sağlanması amaçlanıyor. UNESCO yapılan başvuru ile ilgili kararını Aralık ayında açıklaması bekleniyor.

"ÜLKEMİZ VE İLİMİZİN TANITIMI İÇİN İYİ OLACAK"

Kuş dilini Tanıtma Kültür ve Turizm Derneği Başkanı Şeref Köçek, 2009 yılından bu yana kuş dilinin tanıtılması ve yaşatılması için çeşitli etkinlikler yaptıklarını belirterek bu geleneğin dünyada tanıtılmasını amaçladıklarını söyledi. Köçek, “Islık dilinin UNESCO’ya aday olabilmesi için uzun zamandır çalışma yapıyoruz. Bu çalışmalarda da sona yaklaşıldı. Islık dilinin aday olması konusu Aralık ayı içinde netleşecek. Tahminimize göre bu da gerçekleşecek. Bu da Giresun ve ülkemiz için iyi bir tanıtım olacaktır. Daha geniş katılımla yaşatılması gerçekleşecektir. Somut Olmayan Kültürel Varlıklar olarak kuş dili daha önce aday adayı olarak kabul edilmişti. Şimdi da aday olması için bekliyoruz” dedi.

“GELECEK NESİLLERE AKTARMAK İSTİYORUZ”

Yaklaşık 500 yıldır bölgede bu dilin konuşulduğunu anlatan Köçek, “Bununla ilgili belgeseller, festivaller, tanıtımlar yaptık. Bu çalışmalarımızı Kültür ve Turizm Bakanlığından gelen bir heyet bunları bir rapor haline getirerek UNESCO’ya sundu. Temennimiz Aralık ayında bundan olumlu sonuç almamız. Bizim amacımız bu. Bu kültürü tanıtmak ve yaşatmak için yıllardan beri zaten çalışıyoruz. Sadece festival değil ülkenin birçok yerinde etkinlikler yapıyoruz. Dünyada daha geniş yer bulması için çalıştık” diyerek kuş dili geleneğinin gelecek nesillere aktarmak istediklerini söyledi.

BELEDİYE BAŞKANI: YAYGIN BİR İLETİŞİM ŞEKLİ

Çanakçı İlçesi Belediye Başkanı Tuncay Kasım, asıl adı ıslık dili veya ısıldık olan haberleşme yönteminin bu coğrafyanın yaşama koşulları karşısında insanlara zorunlu kıldığı bir kültürel miras olduğunu söyledi. Kasım, “Özellikle Kuşköy köyünde yaygın olduğu için o köyle özdeşleştirilmiş. Ses esasına dayanır, derin vadideki insanların birbirleriyle haberleşmesi için kullanılır. Kısa anlatımlı iletişim yoludur. Bir gelenek olarak kuşaktan kuşağa aktırılmıştır. Yüzlerce yıllıktır. Yeni nesillerde bu kültürel miras daha az yaygın. Onun yerine cep telefonları egemen. Ama daha önceleri vadi boyunca yaygın olan bir iletişim şekli. 1963 yılında Kuşköy köyündeki mobil ilköğretim okulunun açılış töreninde ulusal basına tanıtılıyor. Şu an Somut Olmayan Kültürel Miraslar konusunda UNESCO’ya aday. Dünyada İspanya ve Uzakdoğu’da kullanılıyor. Ama en çok sözleri içinde barındıran ve gelişmeye açık olan bizim kullandığımız kuş dili” dedi.

“BU KÜLTÜREL VARLIK BÜTÜN İNSANLIĞA AİTTİR”

Bu yörenin temel markasının ıslık dili olduğunu ifade eden Tuncay Kasım, şunları dedi:
“Somut Olmayan Kültürel Miraslar içine alınması da yüzlerce yıldır olan bir geleneğin arşivlenerek kayıt altına alınması ve bu konuda bilimsel çabaların daha yaygınlaşmasını sağlaması açısından önemli. Aynı zamanda yöremizin tanıtımı açısından etkili olacak. Kültürel varlıkların korunması bir zenginliktir. Gelecek kuşaklara aktarılması tanıtım açısından çok önemlidir. Dünyadaki kültürler arasında en ilgi çekeni kuş dili. Bu yönde inancımız ve beklentimiz tamdır. Çok orijinaldir. Gelişmeye açıktır. Ortak iletişimde insanlar buna birçok sözcük daha ekleyebilirler. Yaşayan bir dil. Öğrenilmesi de kolay. Kulak bir noktadan sonra alışıyor. Ses olarak kullanılması belki zaman alır ama kulak bir noktadan sonra sözcükleri anlıyor. Bu kültürel varlık aslında bütün insanlığa aittir. Avustralya’daki Aborjinlerin kültürel değerleri bizim için nasıl bir zenginlikse bu yöredeki ıslık dilinin varlığı bütün dünya için bir zenginliktir. Korunması ve geliştirilmesi gerekir. Turizm açısından pozitif etkisinden faydalanılmalıdır”

Muazzez Köçek de artık cep telefonu olduğu için kuş dili haberleşme yöntemini pek fazla kullanmadıklarını belirtti. Kader Köçek de ara sıra kuş dili ile haberleştiklerini söyledi.

SEYAHAT KÜLTÜRÜMÜZ YOK

“Nasıl seyahat edemiyormuş, biz gayet de geziyoruz.” diyenleriniz olabilir.


Eğer bunu diyen kesimdenseniz Türkiye’nin %10’luk diliminin içindesiniz demektir. Çünkü Türkiye’deki insanların sadece %10’u pasaport sahibi, %90’ı henüz yurtdışına adımını atmamış. 
Bunun altında birçok neden var tabi. Tamamen kendi kişisel görüşlerimden, gözlemlerimden, araştırmalarımdan oluşan bir nedenler listesi yapmak istedim ve üzerinde durmak istediğim konu “yurtdışında seyahat”.
Hiçbir iddiam, hiçbir kanıt derdim yok bunu yazarken, tamamen kişisel gözlemler, tamamen lanet olasıca genellemelerden oluşuyor bu yazı

Seyahat demek çok para harcamak demek

Bu ön yargıyı kırmak ve düşük bütçeyle seyahat etmenin de mümkün olduğunu gösterebilmek için yazılarımda bazen maliyetleri belirtiyorum. Ama düşük bütçeyle seyahat etmek bazıları için bir anlam ifade etmeyebiliyor.
Örneğin ben Paris’te Eyfel Kulesi’nin karşısındaki çimlerde 4 euroya şarap içmenin ne kadar keyifli ve romantik olduğundan bahsederken bir başkası “en lüks restoranda yemeğimi yiyip şarabımı içemedikten sonra Paris’e gittim demem ben” diye yorum yazıyor. 
Hostel hayatı ile ilgili bir bilgi verirken “Yatakhane gibi 10 kişi bir odada kalıp seyahat ettim diyeceğime evimde yatağımda yatar televizyon izlerim daha iyi” diye bir yorumla karşılaşabiliyoruz.
Nehrin kenarında noodle yemek restoranda yemekten daha keyifli bence
“Onu yapmadan şuraya gittim deme, bunu yemeden şurada gezdim deme” gibi kalıplarla birbirimizi boğup duruyoruz. Her iki tarzda seyahatin de farklı bir keyfi var elbet.
Senenin 50 haftası, 2 hafta tatil yapabilmek için çalışan insan için seyahat anlayışı “en lüks restoranlarda yemek yediği, en pahalı otellerde uyuduğu, en pahalı içkileri içtiği bir eğlence” demek olabiliyor, çünkü sistem böyle bir tatili pazarlıyor, sadece böylesi mümkün gibi hissetmemizi istiyor.
Oysaki az paralar harcayarak, çokça insanla tanışarak, bolca fotoğraf değil bolca anı biriktirerek de seyahat mümkün.

Önyargılar; pis mikroplar

Önyargılar; bir çoğumuzun zihnini mesken tutmuş, pis, acımasız, vicdansız, lanet olasıca mikroplar onlar.  Hareket etmemizi, yeniliği, değişimi engelleyen mikroplar. Ah bir kurtulabilsek onlardan neler yapacağız, neleri keşfedeceğiz
“Ya orada çok yılanlar, böcekler varmış” , “orası çok pismiş, yemekleri çok kötüymüş”, “orada hırsızlık varmış, taciz varmış”, “orada her yemekte domuz yağı kullanılıyormuş”, “orada insanlar pis kokuyormuş” mışmuş da mışmuş…
Yanınıza gelip oturan böyle bir arkadaşı başka nerede edinebilirsiniz?
Yeni bir ülkeye gitmeyi hayal eden insanlardan o kadar çok bu ve benzeri mesajlar alıyorum ya da sohbetlerde bu sorularla o kadar çok karşılaşıyorum ki…
Bırakın oradan buradan duyduğunuz mışlı muşlu sözleri , gidin, deneyin ve kendi fikrinizi edinin.
Birilerinin çok pis dediği bir ülkede siz çok farklı manevi değerleri keşfedersiniz belki, birilerinin çok kötü yemekleri var dediği bir ülkede siz damak tadınızın sınırlarını zorlar, keyiften dört köşe olursunuz belki, birilerinin nefret ederek anlattığı bir ülkede siz belki hayatınızın aşkını bulursunuz, belki hayatınızın macerasını yaşarsınız, belki hayatınızın en iyi dostunu edinirsiniz. Kim bilir? Denemeden kimse…

Şikayet etmeye bayılıyoruz

“Orada çarşaflar pis, şurada sokaklar pis, burası çok pahalı, orası çok sıcak, şurası çok kalabalık, burası çok sakin, orada insanlar gülmüyor, şurada insanlar çok yılışık”
Yani neredeyse her yer için, her durum için bir şikayet oluşturabilme alışkanlığına sahibiz. Çoğunluğu yaşadığı hayattan nefret eden ve her gün şikayet eden insanlar topluluğu olarak bence zamanla insanlar şikayet ile kendini beslemeye başlamış bu ülkede.
Seyahat ederken de çok görüyorum bu insanları. Her gittiği yerde memnuniyetsiz surat ifadesi, oturduğu yerde, yediği yemekte, içtiği içecekte hep şikayet edecek bir şeyler bulan insanlar.
Şikayet etseydi köpeğiyle beraber böyle bir macera yaşayabilir miydi sizce?
Bu şekilde seyahat etmek tabi ki mümkün değil. Seyahat ederken evinizdeki konforu unutun, yaşadığınız anın, farklı deneyimler yaşıyor olmanın keyfine varın. Varsın çarşaflar pis olsun, varsın kahvaltıda portakal suyu yerine elma suyu gelsin, varsın beklediğiniz tren 2 saat sonra gelsin, varsın gittiğiniz restorandaki garson asık suratlı olsun…
Şikayet etmek yerine bu anıların oluşmasına vesile oldukları için sorunlara teşekkür etmeyi öğrenin. İnanın seyahatten sonra en keyifle anlatılan anılar en büyük sıkıntıları atlattığınız sorunlu zamanlar oluyor.

Seyahat etme kültürümüz yok

Seyahat etme kültürümüz yok gerçekten. Tatil yapmayı biliyoruz sadece. O da birkaç yıldızlı bir otelin şezlongunda uzanmak ve açık büfeden tıka basa yemek yemekten çok öteye gidemiyor.
Çok da anlaşılamayacak bir durum değil tabi ki, yoruluyoruz ve dinlenmek istiyoruz. Ama belki de seyahat deneyimi zihninizin daha çok dinlenmesine yardım edecek olabilir. Olamaz mı?
Seyahat ederken en çok rastladığım kesimlerden biri 18-19 yaşlarında gencecik Avrupalı gençler. Üniversiteye başlamadan önce bir yıl seyahat ederek üniversitede ne okumak istediklerine, hayatlarını nasıl şekillendirmek istediklerine karar veriyorlar. 
Bir başka en sık rastlanan kesimde 30lu yaşlarında mola vermiş, birkaç ay ya da bir yıl seyahat ederek hayatlarını yeniden gözden geçiren kişiler.
Bu bizim kültürümüzde ne yazık ki çok yapılabilecek bir sistem değil elbet. Bizde gençler üniversite sınavına girip artık puanı ne elverdiyse o bölümü okuyor, sevip sevmediği kimsenin umrunda değil.
Aileler için önemli olan çok para getirecek bir meslek olması. Okullar bitiyor, yıllar geçiyor, sevmediği işi en kötü şekilde yapan mutsuz insanlar topluluğu haline geliyoruz.
30'lu yaşlarında mola verme konusu ise bir çoğumuzun dilinde, çünkü çoğunluk sevmediği işi yaptığı için bu yaşlarda hayatını gözden geçiriyor. Yıllardır emek verdiği kariyerini bırakmak kolay değil kimse için.
Ama çalıştığınız şirketteki haklarınızı iyi araştırın, bazı şirketlerde (çoğunlukla yurtdışı kaynaklı olanlarda) çalışanın 1 yıl ücretsiz izin alma hakkı olabiliyor. Devlet memurlarının da belli bir yılı doldurduktan sonra 1 yıl ücretsiz izin alma hakkı var.
Böyle bir kültürü biz yaratabiliriz. Seyahat etmenin sadece bina görüp, müze gezmek olmadığını; bir kültür olduğunu, gelişim için farklı kültürleri deneyimlemenin önemli olduğunu, seyahatin kendinizi tanımanızda size çok iyi bir önder olduğunu anlamak, anlatmak gerekiyor.

Paramız gerçekten çok değersiz

Şöyle de bir gerçek var ki göz ardı edemeyiz; paramız gerçekten çok değersiz. O yüzden Lonely Planet’te falan ucuz diye gösterilen yerler bizim için gerçekten pahalı yerler.
Avrupa’da seyahat etmek için gerçekten çok cesur olmak gerekiyor mesela, ben  bu senede 20 günde pes ettim yüronun karşısında. Kuzey Avrupa için ise milli piyango falan çıkmasını bekliyorum.
Her yerde mi böyle? Değil elbet. Bizim paramızın da azıcık değerli olduğu yerler var elbet. ( Dolar harcayan bir Amerikalı ve Euro harcayan bir Avrupalı yanında hala çok ama çok ezik kalsak da…) Örneğin Sırbistan’da, Ukrayna’da lira ile rahat edebilirsiniz belki , Bosna’da Türkiye’ye yakın fiyatlar ödersiniz ama Karadağ’a geçmeye kalkınca canınız yanar.
Asya ülkelerine gelince liranın dolar karşısında her değer kaybedişi Tayland’ta, Kamboçya’da, Bali’de artık eskisi kadar ucuza gezememek demek oluyor.
Ne yapabiliriz bu durumda diyorsanız liraya göre iyi ama dolara vurunca pek bir anlamı olmayan birikimlerimizi dikkatli harcamamız gerekiyor.
Lonely planet sizi yanıltmasın, araştırın, oradaki düşük bütçe fiyatları Amerikalı için düşük bütçe. Ama merak etmeyin orada gördüklerinizden daha da ucuza birçok yer bulabilirsiniz.
Pes etmemek, iyi araştırmak, doğru kaynakları, sizinle benzer deneyimler yaşayan blog yazarlarının yazılarını okumak çok önemli.
Bali’nin ana caddesinden bir arka sokağa geçip böyle bir yemeği 15 liraya yiyebilirsiniz.
Bir güzel önerim daha var size. Artıway sistemini kullanabilirsiniz maliyetlerinizi düşürmek için. Alışverişlerinizi, otel rezervasyonlarınızı, araba kiralamalarınızı… sistem üzerinden yaptığınızda her şirketin kendi belirlediği oranlarda bir miktar size geri dönüyor, güzel bir birikim yöntemi.

Hoşgörüsüz olup hoşgörülü olduğumuzu sanıyoruz

Her ne kadar da her yerde “İslam dini hoşgörü dini” diye bilmiş bilmiş konuşan çoğunluktan oluşsa da toplum, ülkemizde hoşgörülü insan sayısı gerçekten çok az.
Kendi dininden olmayan, kendi gibi düşünmeyen, kendi gibi hissetmeyen, kendi gibi giyinmeyen insanları kolay kolay kabul edebilen, bağrına basan bir toplum içinde yaşamıyoruz ne yazık ki.
Avrupa’da bir ülke ile ilgili paylaşım yapıyorum, altına “Türk'ün Türk’ten başka dostu yok, oralarda gezinip Türk düşmanlarına para kazandırıp bir de utanmadan bunu paylaşıyorsunuz” diye yorum yazanı gördü bu gözler. Bu sadece bir de değil, beş de değil.
Hindistan ile ilgili paylaşım yapıyorum, “o pis ülkeyi övüyorsun bize, yazıklar olsun” diye yazıyor. Tayland ile ilgili paylaşım yapıyorum “oralarda neler döndüğünü biliyoruz biz, bize martaval okuma” diye yorum yazıyor bir başkası. Güler misin ağlar mısın?
Sizin gibi olmayana bu kadar hoşgörüsüz olursanız, bu kadar önyargılı olursanız seyahat etmeniz mümkün değil tabi ki. Budistler, Yahudiler Müslüman öldürüyor, Hindular ineğe tapıyor, Avrupalılar bize düşman, şunlar bizi sevmiyor, bunlar bizi tınlamıyor diye bilgisizce edindiğiniz tüm önyargılar hoşgörüsüzlüğün asıl nedeni. Hoşgörü de seyahat ederek, farklı kültürleri tanıyıp anlayarak gelişecek bir şey. Yani bir nevi kısır döngünün içinde bocalıyoruz.
Sarılınca birbirimize hayat çok güzel.
Kırın döngünüzü, bırakın önyargılarınızı. Çıkın yola, keşfedin, deneyin, öğrenin. Ben söylüyorum ya da bir başka yazar söylüyor diye, nerede olduğunu bile hatırlamadığınız bir yerlerde nereden geldiği belirsiz bilgiler okudunuz diye bir ülke hakkında ön yargılar edinmeyin. İkinci el bilgi ile yaşamayın. Gidin ve kendiniz görün, kendi fikrinizi oluşturun.
İnsanlar arasında farklılıkları kabul etmenizi sağlayacak benim bildiğim en güzel yöntem seyahat etmek. Bak yine söylüyorum, bu benim bildiğim;) Senin fikrinin oluşması için şansını zorla, fırsatları değerlendir ve adım at…
Daha hoşgörülü yarınlara…