04 Haziran 2017

KONUŞ, YAZ, ANLAT - Ertuğrul Özüaydın


  
Toplumsal ilişkiler düzleminde en önemli öğelerden biri dildir diyebiliriz. Bir şeyi açıklamak, vurgulamak, aktarmak için dilin sınırsız gücünü kullanırız. Kimi zaman da düşüncelerimizi, duygularımızı eylem ve edimlerimizin katkısıyla aktarırız. İnce bir gülüş, nazikçe yol gösterme, ağırbaşlı bir duruş, arzulu bir bakışla son derece yerinde ve duruma göre yararlı bir anlatım yolunu seçmiş olabiliriz. Bu türden yönelimle niyetimiz nedir bunu bildiririz. Beden dili dediğimiz sessiz anlatım yolunun etkili bir tutum olduğunu söylemeliyim. Yalın ve doğru bir çabadır. Öyle ki çokları aralarında böylesi özel dil bile geliştirmiştir. Anlayana keskin bir bakış çok şey anlatır. Bir sıkıntı varsa, karşındaki söylenmek isteneni anlamamışsa ortalık karışabilir. Böylesine yanlış anlaşılmaların önüne geçmek içinse sözlü anlatım büyük önem taşımaktadır.

Ana kucağındayken öğrendiği dilini konuşmaya başlayan insanoğlu bu özelliğinden yaşamı boyunca yararlanacaktır. Bireyle birey, bireyle toplum arasındaki temel ilişkinin kurulmasında ya da kurulmuş olanın sürdürülmesinde taşıyıcı bir rol üstlenecektir. Kuşaktan kuşağa geçen doğal alışkanlık gibidir. İşte kendiyle başka birinin ya da birilerinin oluşturduğu ortamda birbirini anlamanın en gerekli yolu konuşarak kurulacak iletişimdir.

Üyesi bulundukları toplumun eğilimi de aynı yöndedir. Karşılıklı ilişkilerin bütünü bunu gerekli kılmıştır. Evde, sokakta, iş yaşamında temel ilke ortak dili. Konuşulan aynı dil geçerli dildir. Özünden ve kaynağından beslenerek yaratılmıştır. Geçmişin izlerini her alanda duyumsatır. Kuşkusuz konuşa konuşa varlığını sürdürür. Yaşayan dildir.

İsteyen istediği gibi konuşabilir mi; konuşamaz. Dilbilgisi kurallarına uygun edimsel ve düşünsel deyiş gücünü gösterebilmek dilin gelişmesi yönünden değerlidir. Yoksa anlaşılmaz sözcük ve tümcelerle konuşmak neye yarar? Hayvanların çıkardığı kendine özgü sesler gibi tuhaf bir yapıya dönüşür. İnsanı insan yapan bir başka özelliği dilidir. İnsan yalnızca görüntüsüyle değil aynı zamanda anlaşıldığı kadar insandır, doğaldır. Bireyin varlığını sürdürebilmesi ve her alanda ilişkilerini yürütebilmesi ancak ve ancak kendisini anlatabilmesiyle olanaklıdır. Biz bizi konuşarak anlarız.

Gelelim Türkçe konuşmak yolunda yaptıklarımıza. Acaba toplum ve bireyler olarak iletişim dilimizin gerekliliğini yeterince yerine getirebiliyor muyuz? İçerik ve biçim bakımından konuştuğumuz dil ne kadar Türkçedir? Türkçe konuştuğumuzu bile bile karşımızdakine derdimizi nasıl oluyor da anlatamıyoruz? Eğer sözkonusu sorulara olumsuz yanıtlar veriyorsak ortada bir yanlış var demektir. Tam tersi gündelik dili doğru kullanmak ilişkilerin sağlıklı yürütülmesini sağladığı gibi karşılıklı anlaşmazlıkları en aza indirecektir. Dilimize göre konuşalım. Anadili yol göstericidir. Aynı zamanda Türkçe ne kadar öğretilmişse sokakta o kadar yer bulur. Milyonlarca insanımızın üzerine düşen görev işyerinde, sokakta, okulda dil duyarlılığını göstermeleridir. Sokağın dili yasaklarla yönlenmez. Sokağın dili hepimizin yarattığı dildir. Yalnızca eğitim kurumları, gazete ve televizyonlar sorumlu tutulamaz. Dili yücelten o dilin gerçek sahipleridir.

Anlaşamamanın bana göre önemli sorunlarından birisi de konuşurken az sayıda sözcükle çok şey anlatmak çelişkisidir. Belli başlı sözcüklerin dışına çıkamamak derinliğine anlatıma engeldir. Çok sözcükle konuyu daha net açabiliriz. Anlaşarak anlaşmaktır diyebiliriz. Söylediklerimizin ne anlama geldiğini ve verilen bilgilerin daha doğru anlaşılmasını sağlar. Ortaya bir karmaşa çıkmaz, dinleyen konuyu kavrayabilir. Her şeyi üç beş yüz sözcükle vermeye çalışmak değişik olay ve çizgilerin farkındalığını göstermeye yetmeyebilir. Bu nedenledir ki gündelik konuşma dilinin varsıllaşması toplumun anlaşması ve uzlaşması için bir başka yoldur.

Anlatmanın bir başka aşaması yazıdır. Olayları açıklayan, gösteren, eleştiren metinlerle anlamlandırma yolunu seçebiliriz. Sözgelimi mektup, fıkra, şiir, makale gibi deneyimler bu bağlamda uygulanabilir yöntemlerdir. Düşünsel, sanatsal çabalarımızdır. Dilin gelişimi hem konuşarak hem de yazarak sağlanabilir. Ama ilerleme asla kendinden olmaz. Bilinçli dil çalışmaları bu nedenle gereklidir. Beslenilecek kaynakları yaratır.

Konuşmayı şimdilik bir yana bırakarak sürdürelim. Herkes aklına geleni kolayca söyleyebilir; ama yazıya dökemez. Yazmak, başka bir iştir. Yazınsal metinler başka bir önem taşır. Toplumsal, kültürel ve bilimsel konularda kalıcılık sağlar. Yazıya dönüşmüş bilgi ve deneyim kendini gösteren ve kendini geleceğe aktaran belgelerdir. Bugünden yarına kalıcı özelliği nedeniyle yazın dilini anlatım biçimlerinin daha ötesine yerleştirebiliriz. Sözcükleri yerli yerinde kullanılmış, dilbilgisi kurallarına uyulmuş olarak hazırlanmıştır. Yapısal anlamda sağlam metinlerdir diyebiliriz. Gelişigüzel yazamazsınız; çünkü “söz uçar yazı kalır.” Dil-toplum ilişkisinde bu yönüyle yazılı anlatım daha etkindir. Ulusal dilin tarihi bu yazılı belgelerin sorumluluğundadır.

Yüz yüze ilişkilerde kimi zaman ilk tepkimizi beden dilimizle verirken genellikle konuşarak anlaşma yolunu seçeriz. Doğrudur. Sözlü anlatımın da yetmediği yerde yazı dili kendini gösterecektir.

Kaynak: ÇAĞDAŞ TÜRK DİLİ DERGİSİ - Haziran Sayısı


               İÇME SUYUNUZU KENDİNİZ ÜRETİN - WATERSTATION - 0850 532 0282