02 Kasım 2021

Türkiye, 1950-2018

Sevgili okurlar, üniversiteyi 1949’da bitirdiğim zaman İstanbul’un nüfusu 800 000 olmuştu. 1950’de Türkiye’nin nüfusu 20 milyondu. Türkiye’de İstanbul Üniversitesi, İTÜ (Eski adı Yüksek Mühendis Mektebi), Ankara’da yeni açılan Ankara Üniversitesi, Türkiye’de toplam üç üniversite vardı.

İTÜ giriş sınavlarına 900 öğrenci katıldı. 180’i kabul edildi. Bütün üniversitede 4 kız öğrenci vardı. İnşaat Fakültesinden ayrılıp Mimarlık Fakültesi olan bölümde yalnızca 2 kız öğrenci vardı. Bu yeni öğrenciler Cumhuriyet çocuklarıydı. Anneleri, babaları kozmopolit imparatorluğun vatandaşları idi.

Türk, Kürt, Arap, Rum, Ermeni, Gürcü, Yahudi, Slav kökenli, fakat İstanbul’da Ortaçağdan bu yana yaşayan halkların bir karışımıydılar. İstanbul’da, camilerle birlikte Katolik ve Protestan kiliseler, sinagoglar ve Ortodoks Patrik vardı.

Bizim sınıfta Azeri, Arap, Balkan, Hristiyan ve Musevi çocuklar da mevcuttu. 4 yabancı hocadan ders aldım. Babam Kuzey Kafkasya’dan göç etmiş bir ailenin oğlu, Çerkez asıllı bir subay, annem Erzurum asıllı bir molla ve Midilli asıllı bir kadının beş çocuğundan biriydi. Din adamı ailesiydi. Annemin Amcası Şeyhülislam, babası Kazaskerlik müsteşarı büyük babam Nakşıbendi idiler.

Savaş yılları: Karne

 

Kentin iki temel ulaşım aracı vardı. Tramvay ve vapur. Bizim fakültede bir hoca ilk kez bir Volkswagen almış, olay olmuştu. İstanbul’da birkaç köylü hamallık yapardı. Bugün kent demeye alıştığımız için İstanbul dediğimiz aglomera, bir insan pazarı ya da birikintisidir.

Köyde aç kaldıkları için 1980’den itibaren büyük kentlere göçen insanlar kenar mahallelerde yaşarlar. İkinci Dünya Savaşı ile başlayan süreçte, savaş Türkiye’yi ayağa kaldırmış, ekonomik sıkıntıya sokmuştu. Ankara’da karartma yapıldığı o yıllarda ekmeği karne ile verirlerdi.

Mustafa Kemal Paşa bir Osmanlı kahramanıydı. Babam 1914’te Sibirya’da 1917 Rus Devrimine kadar esir kalmış, oradan kaçarak tekrar Doğu cephesine gitmiş ve Kazım Karabekir’in yaveri olmuş bir subaydı. O zaman Türk Kurtuluş Savaşını Batılılara ve Ruslara karşı kazanan drdu mensupları Türkiye’de idare başındaydılar. İslam dünyasının ilk cumhuriyetini kurdular. Çoğu, cephelerde şehit olmuş o Osmanlının son kuşağının gençleri, Cumhuriyeti tanımlayan bir devrimsel yapının ve onu harekete bağlı her kurumsal yeniliği uygulayan savaş kahramanlarıydı.

Cumhuriyet bir günde kurulmadı

 

Cumhuriyet bir günde, savaş sonunda kurulmadı. Ben 1958’de Mimarlık Fakültesi için yeni bir program hazırlıyordum, 1977’de dekanlığı bıraktığım zaman İ.T.Ü. Mimarlık fakültesi 1945’ten bu yana 30 yıldır mimarlık programı ile uğraşıyordu. 700 yıllık çökmüş bir imparatorluktan sonra, çağdaş bir demokrasinin en gelişmiş cumhuriyetini kurmak ve bunu okuma yazması 1/10’u geçmeyen bir fakir toplumda gerçekleştirmek İslam tarihinin, belki de dünya tarihinin tek örneğidir.

Bugünün Türkiye’si 1960, 1980 ve ondan sonra çeşitli nedenlerle çok kez değişti. Bunun nedeni bir tane değildir. Başta nüfusun anormal artışı, sonra, kente göç ve böyle bir nüfus artışını hiç görmemiş kent idarecileri ve bu programları hazırlamak için Türkiye’yi deney tahtasına çeviren yabancı uzmanlar, 1980 askeri müdahalesinin yarattığı karışıklık ve görmemişlik, Buna ‘Kenan Evren’in Picasso Oluşu’ da diyebiliriz!

Sevgili okurlar,

Kentli olamayan köylü, demokratik olamayan, her tür müdahaleyi muhtar ya da jandarma başçavuşu otoritesi düzeyinde anlayabilen halk, çılgınca artan sorunları lise düzeyinde anlayan idareciler. Kuşkusuz bu durumu bu cahil ülkeye özgü bir çaresizlik olarak da algılar ve yorumlamaya çalışırız. Fakat bugün durum ne 1960 ne de 1980’nin durumu ile aynı değildir.

Uygar dünyada kentler

 

Uygar dünyanın çok nüfuslu kentlerini sayısal olarak incelerseniz şu gerçeği görüsünüz: Vaktiyle dünyanın en kalabalık kentleri olan şehirler nüfuslarını artırmaya devam etmez. Büyük kentlerin çoğunluğu, fakir ve cahil ülkelerde ve genelde Asya’dadır. Biz de İstanbul’la kendi fukaralığımızı ve cehaletimizi teşhir ediyoruz.

İstanbul ulaşım, ısıtma, su, kanalizasyon, elektrik, zamanı idareli kullanmak açısından çok pahalı bir kenttir. Ulaşım için battığımız bataklığın boyutlarını öğrenmek istiyorsanız, Paris’in, Londra’nın, New York’un ulaşım sistem ve zamanlarını öğrenin. Fakat nüfusu milyarı geçen Çin ve Hint gibi ülkelerin milyonluk kentleri ile karşılaştırma yapmayın.

Türkiye’nin çağdaşlaşma dengesini bozan Demokrat Parti iktidarıdır. O zamanlar politik çamur atmanın en kolay yolu, Amerika’dan öğrendiğimiz ve propagandası yapılan Komünist düşmanlığı idi. Günümüzde komünizm hikâye oldu. Türkiye’de politik tartışmanın konusu, ülkenin sorunları değildir. Bu süreçlerin arkasından ırkçılar geldi. Artık gerçeklerden uzaklaşmış kavgaları pratikte devam etmiyor.

Fakat şimdi ABD-Rusya kavgası yerine AKP ve CHP kavgası çıktı. Bunların hepsi boş ve ülkenin gerçek sorunları yerine iktidar kavgasına indirgenmiş ağız dalaşıdır. Bu tartışmaların Türkiye’nin geleceği ile ilgisi yok. Yurt dışındaki güç gösterilerinin bize yansıması bu nedenle ortaya çıkıyor. Biz petrol ve doğal gazımızı Rusya ve İran’dan alıyoruz. Amerika’dan aldığımız araçları ekonomistler bilebilir. 1980 ve 2000’deki Türkiye başkaydı. ABD, Irak savaşını bitirip Saddam’ı öldürttüğü zaman bütün ticari şirketlerin Amerikalılara geçtiğini öğrendiniz mi? Türkiye Hatay’ı savaşsız almıştı. Bugün Suriye’den, Amerikan ve Rus vizesiz bir kasaba alabilir miyiz? 1950’den sonra dünyada güç dağılımı bizim oynayacağımız bir arena olmaktan çıktı.

Bizi sürprizler bekliyor

 

Dünya bilinmeyen bir hızla, belki doğal sonuna ulaşıyor. Gelecek 10 yıldan sonra dünya iklimi bilmediğiniz sürprizler çıkarabilir. Bunu sizi korkutmak için yazmıyorum. Bu alarmı veren, iklimsel değişikliklerden bizden daha fazla etkilenen Avrupalılardır. Kaldı ki büyük ülkeler enerjiyi, ülkeler arası politik silahların başına getirdiler. Derelerin suyunu tarım yerine elektriğe bağlamak bir müteahhide birkaç kuruş kazandırsa bile 10 yıl sonrasının açlığına çare getirmeyecek! İstanbul’u kilosu 10 liradan domatesle doyuramazsınız. Bütün dünya politik ve ekonomik kavgayı tehditlere bağlamışsa, bunun sonu Irak savaşına dönebilir.

Bu durum, mantıki olarak yurt içindeki politika savaşının tehdit, zorlama ve seçim olmasından vazgeçmesi, Türkiye’nin on yıl sonra halkının karnını nasıl doyuracağını düşünmesi gerektiği anlamına gelir.

Bu durum Türkiye’de ekonomi ve örgütlenme açısından bilinen bir pratik değildir. Belki eski sömürgeciler bizden daha iyi biliyorlar. Bilim insanlarının yerine sarık ve fes meraklısı, tarihi, 18. yüzyıldan bu yana yenilen ve darlanan Osmanlıyı, dünya listelerine bir tane bilim insanı, filozof yetiştirememiş bir toplumu, karıları olmadan, esir Hristiyan anaları ile 700 yıl saltanat sürmüş garip bir sülaleyi düşünürseniz, gerisini siz hayal edebilirsiniz.

DOĞAN KUBAN

 

Doğan Kuban'ın anısına saygıyla. Bu yazı HBT'nin 137. sayısında yayınlanmıştır.

Kaynak: https://www.herkesebilimteknoloji.com/yazarlar/dogan-kuban/turkiye-1950-2018