16 Şubat 2017

KUYU'NUN KURTULUŞ ÖYKÜSÜ - Orhan KURAL














Size Kuyu’nun kurtuluş hikayesini özetlemek istiyorum!

Kızım Nil Kural, Berlin Film Festival’in den beni arayarak “Baba 9 gündür köpeği kurtaramıyorlar ancak sen bir şey yapabilirsin.” Dedi. Bunun üzerine “TTK”yı aradım. TTK (Türkiye Taş Kömürü Kurumu) bütün Türkiye’ye tahlisiye eğitimi veriyor. Özelikle Soma’da ve Ermenek’te çok başarılı oldular. Hatta Dünya çapında birçok ilke imza attılar.
Yarın bu kurtarma operasyonu ile ülkem adına Guiness’e müracaat edeceğim! 

Bunun üzerine TTK Tahlisiye ekibinin başkanı Faik Ahmet’i aradım. Ancak Enerji Bakanlığı’ndan izin almadan bunun mümkün olamayacağını söylediler. Bahreyn’de bulunan Enerji Bakanımız Berat Albayrak’ı arayınca gerekli talimat kısa zamanda TTK’ya verildi. Bunun üzerine TTK’da yetkili arkadaşlar (Bir mühendis üç uzman) Pazartesi saat 13.00’da yola çıktı, buluştuk, gece 23.00 da olay yerine vardık.

Bildiğin gibi orada birçok kurum iyi niyetle çalıştı. Beykoz İtfaiyesi, AKUT, AFAD, Beykoz Belediyesi, İstanbul Büyükşehir Belediye’si, Veterinerler Odası, Devlet Su İşleri, İSKİ ve birçok sivil toplum kuruluşu ile hayvansever. Ellerinde proje ile yurtiçinden ve yurt dışından bir çok kişi bize ulaştı. Onlarca telefon geldi. Herkes hayvanı kurtarmak için kendine göre bir plan yaptı ama olay o kadar basit değildi.



Sorunlar;
1) Oksijen çok düşüktü. Hava hızı çok azdı. Kastik yapıdan dolayı ancak bir miktar oksijen kuyudan yukarıya doğru çıkıyordu.
2) Bazıları kuyuya su doldurmak istiyordu.(Böylece köpek yukarı çıkar diyorlardı) Bu arada “Kuyu” kendisine kazarak bir yuva yapmıştı, korktuğu zaman oraya sığınıyordu. Su dolduğunda yuvasına sığınarak boğulabilirdi.
3) Bir grup çakıl ve kum doldurmak istiyordu. Ama kastik yapıdan dolayı kum ve çakıl çatlaklara gidererek zaten az olan oksijen ortamının tamamen azalmasıyla hayvancağız hayatını kaybedebilirdi!

Robot yapanlar oldu ama çok amatörceydi hemen bozuldu. (okul öğrencileri iyi niyetliydi maalesef okul yönetimi olayı reklam amacıyla yanlış bilgi vererek kullandı). İTÜ Robotik bölüm başkanı ile görüştüm. Böyle bir sistemin ancak bir ayda tamamlayacağını söylediler.

Salı sabahı oraya giderek diğer bütün kurumların TTK’nin liderliğinde bir koordinasyon ile çalışması gerektiğini söyledim. Kabul ettiler. Bu konuda deneyimli tek kurum TTK idi. Sahada en çok emek sevgili Barış Şengöl’e aittir.(11 gün oradan ayrılmadan koordinasyonu sağladı.) Böylece TTK kurumu hidrolik bir altyapı ile özel bir sistem kurdular. Amaçları hayvanı telden çember ile yakalayıp yukarı çekmekti. Veteriner Odası da bu sisteme sıcak baktı. Zaten yukarıda hazır bekliyorlardı. Hayvanı çember ile almak için bir çok hileye başvuruldu. Çemberin içine sosis atıldı. Annesinin kokusu sürülmüş bir oyuncak kuyuya indirildi. Lazer ile ışık tutuldu. Neticede bir türlü olumlu sonuç alınamadı. 

Çarşamba sabahı 04.30’da kuyudan kurtarıldığı haberini aldım.(evden fırladım.) Yuvasında uyurken TTK ekibi çemberi başından geçirip yukarı çekti.

Dünya çapında bir başarıya imza attık. “ Bu kadar zor durumda insanlar varken , insanlar açlıktan ölürken neden hayvanlar ile ilgileniyorsunuz. Paranızı ve zamanınızı niçin hayvanlar için harcıyorsunuz.” Derlerdi ve biz üzülürdük. Bu defa bu sözleri hiç duymadık. 

Bütün Dünya’da takip edilen bu olay sayesinde Türkiye’ye olumlu bir puan kazandı. Türk halkı bir araya gelerek “her canlının insan kadar yaşama hakkı” olduğunu haykırdı. Son zamanlarda hep üzücü olaylar olurken ülkece “Kuyu” adı verdiğimiz köpek çevresinde kenetlendi. Birçok kişi TV başında Kuyu’nun kurtuluşunu ağlayarak izledi.
Yüzlerce mail ve telefon aldım. Sevinçliyiz..

Kuyu, Beykoz itfaiyesinde artık kurtarma görevi yapacak.

YOK ARTIK !..

5000 YILLIK ÇİN BİRASI YENİDEN YARATILDI

Çanak çömleklerin iç yüzeyine yapılan analizlerle tarifi keşfedilen birayı tadan öğrenci. (F: Stanford Üniversitesi)













Araştırmasının bir parçası olarak Çin’deki en eski bira tarifini keşfeden Stanford Üniversitesi’nden arkeolog Li Liu ile öğrencileri, ders sırasında 5000 yıllık birayı yeniden yaptı. Biranın mayalanması yaklaşık iki haftayı bulur, buzdolabında saklandığında ise iki yıla kadar bozulmadan dayanabilir. 
Peki 5000 yıllık bir biranın tadının nasıl olabileceğini hiç düşündünüz mü? Standford Üniversitesi’nden arkeologlar, bunu denemek için bir fırsat yarattılar.

Yapılan yeni bir araştırmada, Stanford Arkeoloji Merkezi’nden öğrenciler, arkeolog Prof. Li Liu’nun dikkatli gözlemleriyle, binlerce yıllık alkollü yeniden yaratmayı başardı. Liu, doktora adayı Jiajing Wang ve diğer uzmanlarla birlikte, kuzeydoğu Çin’deki bir arkeolojik kazıda bulunan çanak çömlek parçalarının iç yüzlerini analiz ederek bu bira tarifini ortaya çıkardı.
Liu, “Arkeoloji sadece kitap okumak ve eserleri analiz etmek değildir. Binlerce yıl önceki davranışları taklit etmeye çalışmak ve o dönemin yöntemlerini kullanmak, öğrencilerin, kendilerini onların yerine koymasını sağlıyor. Ayrıca bu insanların bir şeyleri neden yaptığını anlamamızı sağlıyor.” diyor.
5000 yıllık birayı yeniden yaratmak için, o dönem insanları tarafından keşfedilen eski yöntemler kullanıldı.
Yeniden üretilen 5000 yıllık bira böyle gözüküyor. (F: Stanford Üniversitesi)

“Mijiaya bölgesinde keşfedilen bu bira, çok bileşenli bir mayalanma sürecine sahipti.” diyen Jiajing Wang, “Bira; menekşe, darı, arpa, gözyaşı otu ve bazı yumrulardan yapılıyordu. Hatta arpanın başlangıçta ana yemek olarak değil, alkol üretimi için merkez ovada yetiştirildiğini düşünüyoruz.” diyor. Yer elması ve zambak kökü izleri de bu karışımın içinde bulunuyordu.
Liu, bugün de bira yapmak için kullanılan arpanın, o dönemde yapılan biranın içeriğinde bulunmasını şaşkınlıkla karşıladığını söylüyor. Çünkü bugüne kadar Çin’de arpa tohumlarına dair tespit edilen en eski kanıtlar 4.000 yıl öncesine dayanıyor. Bu durum, Batı Asya’da ilk evcilleştirilen arpanın neden Çin’e yayıldığını da gösteriyor.
Liu, bulgulara dayanarak, arpanın Çin’e getirilme amacının, temel gıda yerine alkol üretimi ile ilgili olabileceğini söylüyor.
5000 yıllık bira, günümüzdeki şerbetçiotu aromalı sert ve acı bir tada sahip olan biralar yerine, daha çok tatlı bir püre gibi görünüyor. Ancak günümüzden binlerce yıl önce yaşayan insanların hayatında önemli bir yere sahipti.
Wang sözlerine şöyle devam ediyor;
“Modern bira, tek bir malzeme olarak arpadan üretilir. Bu bira ise, çeşitli nişastalı bitkilerin bir karışımıydı. Mijiaya birasının, modern biralar gibi berraklığa sahip olmayabileceğinden de şüphe ediyoruz.
Shaanxi Çin Arkeoloji Enstitüsü ile birlikte çalışarak, yeniden Mijiaya birasını yapmayı planlıyoruz. Ancak bunu satacak olan kişi ben olmayacağım. Bu, özel bira üreticileri tarafından yapılacak bir proje.”
Kaynak: Erman Ertuğrul - ARKEOFİLİ 

KAYSERİ'YE GİTMİŞKEN..


TALAS - GESİ - KAYABAĞ - AĞIRNAS




TALAS
“Kayseri’ye gitmişken Talas’a uğramamak olmaz” deyip burayı da şöyle bir gezmeye çalıştık. Ama hemen belirtelim, Kayseri’ye sırf Talas’ı gezmek için gitmek gerekli, umarım ve dilerim yakın zamanda yolumuz düşer!

Talas, günümüzde 60 bini aşan nüfusa sahip, çok katlı binaların hakim olduğu bir yöre. Gezip-görülecek yerler Kiçiköy mahallesinde ve Ali Dağı'nın eteklerinde kalmış.

Kiçiköy Mahallesi: 
Aşağı Talas’ta bulunan mahalledeki en önemli yapılar hemen girişte yer alan çeşme ile biraz ileride bulunan Ali Saip Paşa camii. Her iki eser de 1887’de yaptırılmış. Caminin özellikle giriş kapısı ilginç. Talas belediyesi eserlerin yer aldığı yolun bir “Osmanlı Sokağı” niteliğine bürünerek turizme kazandırılması için çalışmalar başlatmış.


Yaman Dede Camii: 
1886’da inşa edilen kilise 1925’te camiye çevrilmiş. Bugün kaybolmuş olan kitabesinin Karamanlıca (Grek harfleriyle Türkçe) olarak yazıldığı bilinmekte. Talas’ın en güzel yapılarından biri olan bu caminin adının ilginç bir hikayesi var. Kısaca anlatalım: 1877’de Talas’ta doğan Kayseri Rumlarından “Dyamandi”, çocuk yaşlarından itibaren İslamiyete ilgi duyar. Eğitim için gittiği İstanbul’da bu ilgisi artar, gönlünce Müslüman olur. Bunu uzun yıllar gizledikten sonra açıklar. Adını da “Yaman Dede” olarak değiştirir. 1962’de vefat eder. Kiliseden camiye çevrilen ibadethaneye de Talaslı olması nedeniyle onun adı verilir.


Atatürk Köşkü: 
Yukarı Talas’ta bulunan köşk 1927’de yapılmış. Atatürk, 1934’te Kayseri’yi ziyaret ettiğinde burada kalmış.

Şüphesiz ki Talas’ta görülmesi gereken başka yerler de bulunmakta. Amerikan Koleji ve hastanesi bunlar arasında yer almakta. Kolejin bir bölümü Erciyes Üniversitesi tarafından kullanılmakta. Gezmek için izin almak gerekiyor.

GESİ
Gesi, Kayseri’nin Melikgazi ilçesine bağlı, yaklaşık olarak dört bin nüfuslu bir yerleşim yeri. Beldenin neredeyse tümü her biri 100-150 yıllık konaklar ile dolu. Ev sahipleri son derece misafirperver; sizi büyük bir keyif içinde evlerine konuk etmekte, ikramda bulunmakta.


Gesi’ye doğru giderken göreceğiniz ilk “eserler” sanki bir kule gibi yükselen “güvercinlik”ler. Yöre halkı bu yapıları “burç” olarak adlandırmakta. Güvercin gübresinin özellikle asmaların verimini olumlu yönde etkilediği bilinmekte. Bu nedenle “Gesi bağları”nın ihtiyacını karşılamak üzere, belirli yerlere “güvercin konakları” yapılmış. Bu arada güvercin gübresinin vakt-i zamanında barut yapımında kullanıldığını da ekleyelim. Neyse, günümüze dönelim: Zemini genellikle 2x2 metre olan kulelerin yüksekliği 8-10 metreye kadar ulaşmakta; bu yuvalarda binlerce güvercin konaklamakta. Güvercinliğin sahibi olan kişi, yılın belli zamanlarında yuvanın altındaki bir tünelden içeri girerek biriken gübreyi dışarı çıkarmakta ve gereken yerlerde kullanmakta.


“Gesi Bağlarında Dolanıyorum”
Bir zamanlar Gesi’de bağlar varmış; şimdi birkaç asma kütüğü görmek için çevrede epeyi dolaşmak lazım. Ama, zamanında olan bağlar, muhtemelen hepimiz tarafından bilinen bir türkünün konusu olmuş.
Anlatıldığına göre; bir genç kız Gesi’ye gelin gelir. Ama, kısa bir süre sonra kocası çalışmak için gurbete gider. Gelin, köyde yalnız kalır, kocasından da bir haber gelmez, sıkıntılı günler geçirir. İçinde bulunduğu “ruh halini” anlatmak için bir türkü yakar:

Gesi Bağları’nda dolanıyorum/Yitirdim yarimi aranıyorum/Bir çift selamına güveniyorum.
Atma garip anam beni dağlar ardına/Kimseler yanmasın anam yansım derdime/Gesi bağlarında bir top gül idim/Yağmur yağdı güneş vurdu eridim/Evvel yarin sevdiceği ben idim/Gel otur yanıma hallerimi söyleyim/Halimden bilmiyor ben o yari neyleyim.

İlk ve son “beşlik”ini aktardığımız bu türküyü ilk kez Ahmet Gazi Ayhan derlemiş. Zaman içinde yapılan eklemelerle türkü 500 dizelik bir “destan”a dönüşmüş. Bana kalırsa eşsiz bir “sosyolojik malzeme”.


KAYABAĞ KÖYÜ
Gesi’nin hemen yanı başındaki Kayabağ köyünün eski adı Darsiyak. Bir zamanlar Rumların yaşadığı bir köymüş. 1837 tarihli “Yanartaş” kilisesi zamanın bütün tahribatına rağmen halâ ayakta. Bahçesinde ineklerin ve koyunların otladığı kilise, günümüzde özel mülkiyete ait. O nedenle, gezmek için ev sahibini bulmanız gerekli.


Anlatıldığına göre, bugün yıkılmış olan kubbenin altında bir zamanlar, Rusya’dan getirilen “yanar” bir taş varmış. 






Yaklaşık iki insan boyundaki bu taş özellikle geceleri ay ışığının yansıması ile köy üzerine değişik ışıklar saçmaktaymış. Rivayete göre, Rumlar mübadelesi sırasında taşı söküp götürmüş.

Kilisenin yanındaki okul da tarihi değere sahip...



AĞIRNAS
Mimar Sinan’ın doğum yeri olan Ağırnas, yaklaşık dört bin nüfuslu, Melikgazi ilçesine bağlı bir yerleşim yeri. Osmanlılar zamanında ağırlıklı olarak Rumlar yaşıyormuş; 1924 mübadelesi ile hepsi göç etmek zorunda kalmış. Gidenler Yunanistan’da “Arkides” köyünü kurmuş.




Yeraltı Şehri: 

Ağırnas’ta ilk gezilecek yer, Aşağı Pınarbaşı mevkiinde bulunan yeraltı şehri. Bu yapı, Ağırnas’ın geçmişinin en az iki bin yıl öncesine kadar uzandığını kanıtlamakta. Burasının aslında Kapadokya bölgesinde oldukça yaygın olarak görülen diğer yeraltı şehirlerinden pek farkı yok. Girişinde yer alan büyük değirmen taşı, gerektiğinde kapatılarak güvenlik sağlanıyor; içinde toplantı odaları, kilise, mutfak, yemek odaları gibi mekanlar bulunuyor. Bu yeraltı şehrinin 120 kilometre uzunluğunda olduğu, Kapadokya’ya kadar uzandığı yolunda söylenceler bulunmakta! Genellikle kapalı olan bu yapının gezilebilmesi için Belediye’ye haber verilmesi gerekmekte.

Burada bir parantez açarak küçük bir bilgi aktaralım: Yeraltı şehrinin çevresinde “gilaboru” olarak adlandırılan bir bitki yetişmekte. Anlatılanlara göre bu bitkinin küçük, kırmızı meyvelerinin suyu özellikle mide rahatsızlıklarına iyi gelirmiş. Doğrusunu söylemek gerekirse, ben tadına baktım, ama pek beğenmedim!  




Mimar Sinan Evi: 
Ağırnas’ta mutlaka gezilmesi gereken yapı Mimar Sinan’ın doğduğu ve 22 yaşına kadar kaldığı iddia edilen bina. Altında bir yeraltı şehrini andıran bölümlerin bulunduğu evin orta katı 1939’da, üst katı ise 1951’de inşa edilmiş. Söz konusu ev Ağırnas Belediyesi tarafından satın alınmış, Kayseri Valiliği, Erciyes  Üniversitesi ve ÇEKÜL’ün katkıları ile onarılarak ziyarete açılmış.




Çeşmeler: 
Anlatılanlara göre Mimar Sinan memleketine 3 çeşme yaptırmış, bugün bunların ikisinin bence yerini görmek mümkün. Çünkü mevcut çeşmeler pek öyle birkaç asırlık bir görünüm sergilemiyor!



Agias Prokopis Kilisesi: 1857 yılında yapılan kilise uzun yıllar depo olarak kullanılmış, daha sonra temizlenmiş ve çevresinin düzenlemesi yapılmış. Yunanistan’a göç eden Ağırnaslıların torunları “anayurt”larını ziyarete geldiğinde ibadete açılıyor!




Günümüzde Ağırnas evleri, sokakları, meydanları ile bir bütün olarak koruma altında. Beldede beton ve asfalta yer yok! Ama, en kısa zamanda bakıma ihtiyaç var!!!

Yöre ile ilgili son bir not; Ağırnas’a giderken tedbirli olmak lazım. Çünkü, burada karnınızı doyurabileceğiniz bir aşevi bile bulunmamakta; ancak çınarın altındaki kahvehanede çay-kahve içebilirsiniz!

Kayseri’den Ayrılırken

Kayseri, şüphesiz ki, sadece yazdıklarımızdan ibaret değil. Selçukluların merkezi olan bu kentte gezilecek, görülecek daha pek çok yer var. Tarihi kent merkezinde yer alan bölgelerde örneklerine rastlanılan taştan inşa edilmiş Kayseri evleri belki, başlı başına bir yazı konusu.




Kaynak: M. BÜLENT VARLIK 

ZAMAN VE ÖNEMİ - Cihat TAŞKIN




















Herkesin zamanı algılayış biçimi farklıdır. Arı bir değerlendirme yapacak olursak; zamanın evrendeki en değerli kaynak olduğu sonucuna ulaşırız. O nedenledir ki, zaman durdurulamaz, tasarruf edilemez, biriktirilemez, saklanamaz, alınıp satılamaz, ödünç verilemez, kişiye özel duruma dönüştürülemez, devredilemez, geri döndürülemez ve ötelenemez..

Zamanın önemini kavrayabilmek için önce zamanın ne olduğunu bilmemiz gerekir. Zaman zaman “Zaman nedir?” diye ya aklımızdan geçirir ya da dost toplantılarında sorarız birbirimize hoşluk olsun diye. Oysa zaman, önemsenmesi gereken bir olgu ve ciddiye alınması gereken bir kavramdır. 

Özüne bakıldığında, “Zaman nedir?” sorusu felsefi ve oldukça derin bir sorudur. Tüm düşünürler, tanrıbilimciler, gökbilimciler bu sorunun cevabını çağlar boyunca arayıp durmuşlar. 

Zaman kimileri için kanatlanıp uçup giden, kimileri için de sürekli var olan bir şeydir. Neden böyle duyumsanır? Çünkü zamanın algılanma biçimlerine göre oluşan özgü bir psikolojisi vardır. Önceden belirlediğimiz ya da hoşlandığımız bir eylemsellik içerisinde zaman bir anda tükenirken; sevmediğimiz, olmasını istemediğimiz bir etkinlik ya da bir mekânda eylemsizlik içinde oturmak bize zamanı adeta donmuşçasına duyumsatır. Bu duyguyu hepimiz biliriz.

Ünlü düşünür ve teolog St. Augustine'in zamanı tanımlamasıyla bugünkü tanımlar arasında pek de bir fark yoktur. Dünyadaki bunca hızlı gelişme ve teknolojik ilerlemeye karşın insanoğlunun zamanı tanımlaması da algılaması ve kavraması gibi karmaşıktır. 

Tam da bu noktada akla şu soru geliyor; Zaman yönetilebilir mi?Yanıtı merak ediyorsunuzdur. Hayır, zamanı yönetmek olası değildir ancak zaman verimli kılınabilir ve kullanılabilir. 

Yakın çevrenizden birileri belki de siz, zamanın yetmediğinden hayıflanır durursunuz. “yetersiz zaman”, “kısıtlı zaman”, “ günler ne çabuk geçiyor” “az zaman”, “zaman darlığı” vb. sözlerle başarısızlıklarımızın üstünü örtmeye çalışır ve zamanı suçlu ilan ederiz. 
    
Oysa dünya üzerinde yaşayan herkes için gün 24 saat, hafta 168 saat, bir ay 720 saat ve bir yıl 8.760 saattir. Zaman değişmez, kişilere göre hızlı ya da yavaş seyretmez.Bugün bizim için gün kaç saat ise, Mustafa Kemal Atatürk için de aynıdır, Albert Einstein için de, Yunus Emre için de, Hipokrat için de, Mevlana için de aynıdır. Biz dünyalılar için gün 24 saattir, değişmez.

Bu bağlamda dikkat edilmesi gereken şey; zamanı verimli kullanmak amacıyla, zaman kemirgenlerinden korunmak gerekir. Bu konuda önerilecek en doğru şey, programlama ve planlama becerinizi geliştirmektir. Bir yandan pozitif ertelemeyi öğrenirken diğer yandan günlük, haftalık, aylık ve yıllık programlar yaparak, olabildiğince bu planlarımıza uygun yaşamak gerekir. 

Değişimlerin kaçınılmaz olduğu gerçeğiyle planlı programlı yaşamaya çalışmalıyız. Stres yaratan katı programlar yerine, değişiklikleri dikkate alan esnek planlamalar yapmak en doğru ve zamanı en verimli kullanma yöntemi olarak görünmektedir.
    
Zamanı yönetmek de bizim elimizdedir. Bir günde beynimizden on binlerce düşünce öbeği geçmektedir. Şaşırtıcı değil mi? Birçoğu sıradan olsa da bazılarının değerli düşünceler olduğunu var sayarsak, not tutmanın önemini de kavramış bulunuruz. Çünkü her şeyi aklımızda saklayabilmek olası değildir.  

Alışkanlıklarımızda birkaç küçük değişiklik yaparak, yaşamımızda yeni parantezler açarak fark yaratabiliriz. Ayrıca unutmayalım ki biz canlılar ömürlü varlıklarız. Bu anlamda zaman,asla durdurulamaz, biriktirilemez en önemli evrensel değerimizdir.
    
Zamanın değerini bilelim..