21 Kasım 2019

MUSTAFA KEMAL'İN SURİYE TASAVVURU ÜZERİNE - Ahmet Yavuz

M. Kemal’in Suriye tasavvuru üzerine (1)
AHMET YAVUZ
Ülkenin gündemini sekiz yıldır oluşturan büyük bir sorunla karşı karşıyayız: Suriye. Üzerinde yapılmadık yorum kalmadı. Ama konunun geçmişi günlük tartışmalara pek yansımadı. Acaba M. Kemal geçmişte bu konuda ne düşünmüştü?
Aslında bu konuda bir kitap bile yazıldı: Atatürk’ün Kaleminden Suriye ve Irak. (1)
Ancak kitapta yazılanlara günlük yazılarda ve sözlü anlatımlarda yeterince yer verildiği söylenemez. Oysa bu konuların tartışılması gerekiyordu, zira günümüzde yaşananlarla bire bir bağlantılı...
Daha da eskisi var ama biz M. Kemal’in 7. Ordu Komutanlığında yazdığı rapordan başlayalım.
Bu raporla ilgili çok şey yazıldı fakat mevcut Suriye sorunuyla bağı pek kurulmadı. En azından ben görmedim.
Bu yazı dizisinde M. Kemal’in Sina Cephesine görevlendirilmesini, sonrasında 20 Eylül 1917 tarihli raporunu inceleyecek, daha sonraki yaklaşımlarını gündeme getirecek, Misak-ı Milli’ye ilişkin tartışmalara değinecek ve nihayetinde günümüzle bağını ortaya koymaya çalışacağız.
Raporun öncesi
Mesele, Arap Yarımadasında Osmanlı kuvvetlerinin Birinci Dünya Harbi içerisinde nasıl kullanılacağına ilişkindir.
Çanakkale’den sonra 16. Kolordu Komutanlığına atanarak Silvan’a gelen M. Kemal, Muş ve Bitlis’te Ruslara karşı başarılı muharebeler vermiş, 2. Ordu Komutanlığına da önce vekâlet etmiş, sonra vekâleten atanmıştı (Aralık 2016). Bir süre sonra, Hicaz Kuvve-i Seferiye Komutanlığı’na atanmış (Şubat 1917); Şam’a gitmiş, Enver Paşa ve Cemal Paşa ile komutanlar toplantısına katılmıştı.
Burada yaptığı incelemeler sonucu, stratejik açıdan Hicaz’ın savunulması değil, boşaltılması sonucuna varmış, bu kuvvetlerin Suriye Cephesinin kuvvetlendirilmesi için kullanılmasını önermişti. (2)
Enver Paşa da, Medine’nin boşaltılması ve Hicaz’daki kuvvetlerin Filistin’de kullanılmasına dair emir vermişti. Emre rağmen Sadrazam Talat Paşa, bu tercihin doğuracağı olumsuz psikolojik ve moral gerekçeleri ileri sürerek karara karşı çıkmış ve bu emrin uygulanmasına mani olmuştu.
Diyebiliriz ki, Talat Paşa’nın bu tercihi Osmanlı Ordularını Sina Cephesinde zayıf düşürmüş, askeri bir gereklilik siyasi gerekliliğin önüne konulması gerekirken ardına konulunca büyük enerji kayıplarına ve kuvvet israfına yol açmıştır. Atatürk’ün Medine’nin boşaltılması teklifinin ne denli yerinde olduğu, Enver Paşa’nın da kararının aynı isabet derecesini içerdiği çok geçmeden anlaşılmıştır. Bugün bu durum daha da iyi anlaşılmaktadır.
Ancak üzerinde fazlaca yorum yapılmamakta, bunun yerine Fahrettin Paşa’nın Medine savunmasına övgü düzülmektedir. Elbette Medine savunması askeri açıdan başarılıdır ancak stratejik açıdan yanlış bir hareket tarzıydı. Nitekim uzun süre savunulmasına rağmen sonuç alınamamıştır.
Talat Paşa’nın kararı üzerine M. Kemal’in Hicaz Kuvvetleri Komutanlığı görevi iptal edilmiş ve 2. Ordu Komutanlığı’na ataması asaleten yapılmış (Mart 1917), kendisi de Diyarbakır’a dönmüştü.
Bu süreçte, Mart 1917’de Bağdat’ın İngiliz Kuvvetlerince ele geçirildiği hatırlayalım.
Esas sorun alanı
Aynı dönemde Alman General Falkenhayn komutasında Yıldırım Ordular Grubu (YOG) kurulmuştur (Temmuz 1917). Gruba Sina Cephesindeki 7. ve 8. Ordular bağlanmıştır. Alman generale mareşal rütbesi ise Osmanlı Başkomutanlığınca verilmiştir.
M. Kemal ikinci kez 2. Ordu Komutanlığı’ndan 7. Ordu komutanlığına atanmış, Diyarbakır’dan önce İstanbul’a sonra Halep’e gitmiştir (Ağustos 1917). (3)
Almanların düşüncesi, kendi çıkarlarına uygun olarak önce Bağdat’ın ele geçirilmesi ve Basra’ya hâkim olunması için Bağdat Cephesinde taarruz etmek; bilahare Sina Cephesinde taarruz etmektir.
Oysa Mustafa Kemal, eldeki kuvvetlerle Suriye’nin savunulmasını düşünmektedir. O’na göre, diğer hareket tarzları zaman ve kaynak kaybına yol açmaktır. Almanların çıkarlarına göre değil, Osmanlı devletinin çıkarlarına göre hareket etme mecburiyeti vardır. Bunu sağlayacak olanlar da Türk komutanlardır. Bu nedenle Falkenhayn’ın komutanlığına karşıdır. 7 ve 8. ordular birleştirilerek tek bir ordu kurulmalı, komutası da kendisine verilmelidir.
Bu konuda çeşitli görüşmeler yapar. Özellikle Şam’daki 4. Ordu Komutanı Cemal Paşa’nın da Mareşal Falkenhayn’ın YOG Komutanı olması ve kendi görev bölgesinin sınırlarının daraltılması üzerine yeni yapılanmadan huzursuz olması, konu üzerinde birlikte mütalaada bulunmalarını zorunlu kılmıştır. Aralarında yazışırlar. Bunların en iz bırakanı 20 Eylül 1917 tarihli rapordur. Bugüne ışık tutuyor ancak içine haftaya gireceğiz.
AHMET YAVUZ
(1) Atatürk’ün Kaleminden 8, Suriye ve Irak, Derleyen Musa Sarıkaya, Kaynak Yayınları, 2018.
(2) Utkan Kocatürk, Kaynakçalı Atatürk Günlüğü, Atatürk Araştırma Merkezi Yayınları, 2015, s. 90.
(3) A.g.e., s. 96

HAYAL KURMAK VE ÖZGÜR OLMAK - Ali Akurgal

ALİ AKURGAL
Yeniliğe giden yolun başlangıç noktası hayal kurmak. Hayal kuramıyorsanız, başkasının hayalleri ile “idare etmeniz” gerekiyor. Ülkemizde, hayal kurma alışkanlığını giderek kaybediyoruz. Eğitim sistemimiz, bize “sorunlarımıza hangi çözümlerin çare olacağını giderek daha fazla gösteren” bir şekle dönüşüyor. Böyle yetişmiş kişi, çözümü ezberletilmemiş bir sorunla karşılaşınca kendisi çözüm üretemiyor.
İşin başı eğitim diyoruz ya, ne tür bir eğitim derseniz, insanların sorunları için kendi çözümlerini hayal etmelerini ve hayal ettiklerini hayata geçirmeleri için gerekli bilgi ve öğrenme altyapısını sağlayan bir eğitim. Bu da yeterli değil, kişinin hayal kurması, toplumun ya da devletin baskısı ile kısıtlanıyorsa, gene bir yere varamıyorsunuz. Tam özgürlük gerek. Hiçbir fikrin “zararlı” olarak nitelenmediği bir çevre gerek.
Hayal etmekte sınır olmamalı. Ama, gerçekleştirilebilir, ayakları, en azından birkaç tanesi yere basan hayaller kurmalısınız. Hayatımıza giren birçok yenilik, bilim-kurgu filmlerinde hayal edilerek başladı. Star Trek (Uzay Yolu) dizisinde üst düzey mürettebatın gemi ile iletişim kurduğu “cep telefonları” günümüzde o dizide hayal edilenin çok ötesinde yeteneklerle cebimizde. GSM yalnızca çeyrek asırdır kullanımda. Ama hemen hepimiz, sanki atalarımız bile cep telefonu kullanırmış gibi onu benimsemiş durumdayız. Demek bunu hayal edenler güçlü ve gerçekçi bir hayal süreci yaşamışlar.
GSM, AB’de yönlendirici gücün “Avrupa’nın bir ucundan diğerine kesintisiz iletişim sağlayacak bir hücresel sistem” tanımı ile ayakları ciddi biçimde yere basan bir hayal olarak başladı. Öyle bir başarıya ulaştı ki, bırakın Avrupa’yı, dünyanın her yerinde kesintisiz çalışıyor. Burada teknolojik yenilik kadar, işletme yöntemindeki yeniliğin de (rakiplerin işbirliği) payı var. Üzerine, GSM telefonların ABD’deki benzerlerine göre daha küçük ve hafif olması da eklenince başarı geldi.
Demek ki: “Hayal edeceğiz”, “Özgür olacağız”.
Ufukları zorlayalım: Gelecekte şehir içi ulaşım
Ne yazık ki, şehirlerimizi planlı biçimde kuramıyoruz. İnsanlar kuralsız olarak yerleşiyorlar, onlara medeniyet (yol, su, elektrik, belediye hizmetleri gaz ve iletişim) sonradan sağlanıyor. Ulaşım en son ele alınıyor. Toplu taşıma olanakları keşke yeterli olarak her noktaya ulaşsa, şehir içinde araç kullanmaya hiç gerek kalmasa. Ama günümüzdeki şehirleşme yapısı ve ulaşım mantığı çerçevesinde olmuyor. Üstelik, şehir içini çözseniz bile, şehir dışına çıktığınızda bir araç kullanmanız, dahası, onu evinize yakın bir yerde tutmanız gerekiyor.
Hayal kurmadan bir “yenilik” yapılamıyor, gelişmiş ülkelerde dile getirilen ama yakın zamanda uygulama olanağı pek olmayan, bilim-kurgu filmlerindeki fantezilerden öteye geçemeyen çözümlere bakalım: İBB’nin Sahilyolu’nda kiralık bisiklet bulundurması gibi, tek kişilik, iki kişilik, çok kişilik taşıt araçlarının bir elektronik çağrı ile kapınıza geleceği; sizi istediğiniz yere şoförsüz olarak götüreceği kişisel ulaşım sistemi yakın zamanda pek mümkün görünmüyor. Olsa, şoförsüz olduklarından tampon tampona yol alabilecek, böylece yolu en verimli şekilde kullanacaklar.
Ama, şehir içinde elektrikli araçların yaygınlaşması, hattâ belediyelerin şehrin hava kalitesini korumak için elektrikli araçları zorunlu tutması gündeme geliyor. Bu araçları “yolda giderken temassız şarj etme” düşüncesi de yer etmeye başladı. Enerjili alan dışına çıkınca da, aküden yola devam. Enerjisi ile yola “bağımlı” olan bu araçlar, gideceği yere doğru izleyeceği yolu en kısa süreli kılmak için de bir trafik yönetim sistemi tarafından yönlendirilecek. Teknolojik darboğazlar enerjinin depolanması ve aktarımı. Günümüzde, benzinliğe gittiğinizde deponuza 2 dakikada 50 litre yakıt dolduruyorlar ve siz bununla 700km yol gidebiliyorsunuz. Buna yakın bir çözüm gerek.
ALİ AKURGAL