23 Ekim 2018

İĞNEADA LONGOZ ORMANLARI MİLLİ PARKI GÖRÜLMEYE DEĞER

longoz-ormanlari1













İğneada ve civarında yaptığımız gezinin son durağı, aslında en çok görmek istediğim Longoz Ormanları Milli Parkı oluyor.  Otelde milli parka düzenlenen rehberli turlar, ATV safari/bisiklet vb. turlar olduğunu gösteren bir broşür görmüştüm; ama ücretleri yüksekti ve nasılsa biz arabayla gideceğiz diye çok önemsememiştim. Gerek hiçbir şey bilmeden kendi kendimize gitmemiz gerekse tüm günün yorgunluğu üstüne en son akşam saatine kalmasından (eşimin isteksizliği de eklenince) benim için verimsiz bir gezi olduğunu söyleyebilirim. Oysa çeşit çeşit kuşlar, orman hayvanları, sulak alanlar, harika bir doğa güzelliği görmeyi umuyordum (kısmen gördüm).
Demirköy-İğneada yolu üzerinde İğneada’ya 5 km kala aşağıdaki fotoğraftaki tabeladan sağa dönerek 3155 hektarlık milli parka giriş yaptığımızda saat 17:00’yi geçiyordu. Orman yoluna girer girmez bol çukurlu zor bir yolla karşılaştık. Akşam saati zaten çok yorgun olan eşim, in-cinin top oynadığı bu ıssız mekanda arabaya bir şey olur da kalırız buralarda diye oldukça tedirgin biraz daha ileri gitmek istemezken, ben en azından Mert Gölü‘ne kadar gitmeyi kafaya takmıştım. Arabayı ben kullandığım için yavaş yavaş gidiyor hem etrafa bakıp hem de arabanın altını vurmadan ilerlemeye çalışıyordum.
Yolun bozukluğu bir yana yol kenarındaki ormanlık alan da çok bakımsız görünüyordu. Bu alanda en güzeli yürüyerek ya da ATV ile gezmek iyi olurdu diye düşündüm. Daha güzeli de rehberli gezmek tabi…
longoz-ormanlari3
longoz-ormanlari2
Yol boyu dümdüz ilerlerken solda “Mert Gölü 2,5 km” tabelası gelince hemen o tarafa döndüm. Öncekinden daha da beter bir yolla karşılaştım ve hatta eşimi çok endişelendirecek şekilde arabanın altını da vurdum. Ben bu durumu önemsemeyip çevrede uçuşan kuşlara, meşe vb. ağaçlara bakarken birden önümüzden çok güzel bir hayvan hızla geçip ormana daldı. Tilki olamayacak kadar güzeldi; ama başka hiçbir hayvana da benzemiyordu. En sonunda yavru ve sevimli bir tilki olduğuna karar verdik. Ben ısrarla Mert Gölü’ne kadar gitmek için mücadele ederken bu sefer beni durduran eşim değil, doğanın ta kendisi oluyor! Yüksek boylu ağaçların bittiği, sazlıkların ve bataklıkların başladığı bu görüntü ilerleyişimizin de sonu oluyor.
longoz-ormanlari
sari-kuyruksallayan
Sarı kuyruksallayan
Göl mü bataklık bilmediğim bu suya arabayla giremediğim için orman içinde bu noktadan öteye gidemiyoruz. Oysa önceden hazırlıklı gelseydim (çizme vs.) ve de buralarda yürümeye istekli birisiyle(!) çok keyifli olabilirdi. Bense yol kenarındaki bataklığa girmeden arabayı döndürüp aynı bozuk yoldan geri dönmek zorunda kalıyorum. Bu son noktanın güzel sürprizi ise yukarıda fotoğrafta fark edilmeyen; ama göl kenarına yıkanmaya gelen bir sarı kuyruksallayan oluyor.
İğneada Longoz Ormanları, ülkemizin en önemli ekosistemlerinden biri. Bunun ne anlama geldiğini anlamak için önce longozun ne olduğunu iyice anlamak gerekiyor. Öğrendiğime göre longozu şöyle tanımlayabiliriz: Yıldız (Istranca) Dağları’ndan Karadeniz sahillerine doğru akan derelerin taşıdığı alüvyonların birikmesi ve mevsimsel olarak sular altında kalması sonucunda longoz ormanları oluşmuş. “Longoz” tipi (Su basar) ormanlık alanı, kışları sularla kaplanan ormanlık alandır. Dünyada Amazon, Afrika Kongo Havzası ve İğneada – Kıyıköy sahil şeridi longoz tipi ormanlıklarmış.
Bu alanda zengin sucul bitki örtüsüne sahip beş göl bulunuyor. Erikli Gölü, yaz aylarında denizle bağlantısı kesilen bir lagün. Bizim gitmeye çalıştığımız Mert Gölü ise Çavuşdere’nin denize döküldüğü yerde oluşmuş. Alanın en güneyinde bulunan Saka Gölü, orman ve kumullar arasında bulunan içlerindeki en küçük göl. Hamam Gölü ve Pedina Gölü ise iç tarafta kalıyormuş.
Erikli, Mert ve Saka Göllerinin önlerindeki kumul engeli nedeniyle denizle bağlantıları kesilince ilkbaharda fazla gelen sular geriye doğru taşıp düz araziyi kaplıyormuş. Bu taşkın alanlar subasar alanlarını ve birbirinden farklı deniz, göl ve orman ekosistemlerini oluşturuyor. Kış ve ilkbaharda tamamen sularla kaplı olan ve yaz-sonbaharda suyu çekilen bu ormanlık alan 8-15 metrelik karışık ağaç türleriyle zengin bir floraya sahip (Dişbudak, kayın, saplı meşe, sapsız meşe, akağaç, üvez, ıhlamur, kızılağaç, karaağaç, gürgen vb. burada yer alan longoz bitkilerini oluşturuyor ve mevcudiyetlerini korumaları yüksek taban su seviyesine bağlı).
İğneada Milli Parkı; lagün, göl ve dere gibi farklı sulak alanlarda bilinen 30 balık türüsu ve bataklık bitkileri (göl kestanesi, nilüfer, su sümbülü, kamış vb); memeliler (geyik, karaca, yaban domuzu, kurt, tilki, çakal, yaban kedisi, sansar, orman faresi, porsuk, yarasa, su samuru); soğanlı bitkiler(ters lale, orkide türleri, iki yapraklı ada soğanı, siklamen vb.); longoz bitkileri (dişbudak, kayın, saplı meşe, sapsız meşe, akağaç, üvez, ıhlamur, kızılağaç, karaağaç, gürgen vb.); 194 kuş türü310 böcek türü ve kumul bitkileriyle (kum incisi, peygamber çiçeği, hindiba, kum zambağı, güneş çiçeği, Karadeniz salkımı vb.) çok zengin fauna ve floraya sahip. İşte bu nedenle de çok özel bir ekosistem…
İğneada Longoz Ormanları Milli Park alanı, 03.11.2007 tarihli bakanlık 0luru ile 26699 sayılı Resmi Gazetede yayımlanarak daha önce Tabiatı Koruma Alanı, Doğal Sit, Yaban Hayatı Koruma Sahası gibi çeşitli statülere sahip ve birbirinden ayrı parçalar halinde yer alan korunan alanların, daha geniş bir alanda milli park şemsiyesi altında birleştirilmesiyle ülkemizin 39. Milli Parkı olarak ilan edilmiş.
Umarım bir gün -hatta ilkbaharda- bu bölgeye rehberli ve yürüyerek bir tur yapabilirim. Milli Parktaki -mecburen- kısa gezintinin sonunda İstanbul’a dönmek üzere yola çıkıyoruz. Gezi rotası için buraya bakabilirsin.
Kaynak: http://www.geziyazilari.net/igneada-longoz-ormanlari-milli-parki/

SİNOP NOKULU'NU DENEDİNİZ Mİ?


Sinop’un meşhur lezzetleri arasında mantısı ve Şen Pastaneleri dışında bir de Nokul var. El açması hamurla yapılan bir tür börek diyebiliriz sanırım. Geleneksel olarak kıymalı ya da üzümlü-cevizli olarak evlerde yapılan bir tat iken yakın zamanda artık Sinop’ta pek çok fırın ve pastanede yapılmaya başlandığı için daha ulaşılır bir tat olmuş. Her sabah otelde kahvaltı yaparken otelin yan tarafındaki iki fırından kıymalı, üzümlü-cevizli ve ıspanaklı çeşitlerinden alıp denemişliğimiz var. Yedik güzeldi, ama çok da özel bir tat gibi gelmedi bize. Ya da ben gözümde çok büyütmüşüm dedim, ama her sabah ısrarla farklı bir çeşidini de denedim.












Son gün, uçağa binmeden önce nokulu çok güzel yaptığını bir blogtan okuduğum Örnek Fırını’na uğradık (Ayhan Kotra’nın yanında, şimdiki ismi Sinop Örnek Mantı). Eve dönerken birer tane alıp paket yaptırdık. Paketin sıcaklığından fırından yeni çıktığı belliydi; ama o sırada aç olmadığımdan hiç ellemedim. Uçak yolculuğu, İstanbul’da eve ulaşma trafiği derken ancak saat dokuz gibi nokulun tadına bakabildik. Bir çay demleyip yanına kıymalı ve üzümlü-cevizliyi dilimleyip sofraya getirdiğimde “işte nokul buymuş” dedim.
Diğer yediklerimden -üstelik saatlerce beklemiş olmasına rağmen- çok çok daha güzeldi. Örnek Fırınının nokulu çok güzeldi; şu sıralar daha çok mantısıyla ön plana çıkıyor sanırım. Dükkanın adı, Sinop Örnek Mantısı olmuş zaten (mantısını denemedik).
Kaynak:http://www.geziyazilari.net/sinop-nokulu/

19 Ekim 2018

MAĞRİP’İN RENKLİ MOZAİĞİ: FAS


Şefika Onur AKATAY / Gurme Rakun


Bir gün yolunuz Fas’a düşerse, Afrika gibi sapsarı bir coğrafyayı, kültürün  nasıl rengarenk hale getirdiğini görebilirsiniz. 

Şaşırtıcı, gizemli,sıcak ve egzotik bir ülke burası... 

Berberiler’in atası kabul edilen Amazigh adında bir halkın varlığıyla başlayan Fas tarihi, Roma, Bizans, Emevi, İdrisi, Arap, Berberi gibi farklı birçok medeniyetin hakimiyetiyle ve etkisiyle şekillenmiş. Daha ilerleyen dönemlerde Avrupa nüfuzu başlar ve Fas, Fransız sömürgesi dönemine girer. Tüm bu istilalar, yönetim değişiklikleri Fas’ı geçmişte yormuş olsa da, bugünlere zengin bir kültür bırakmış. Farklılıklara rağmen yan yana yaşayabilmeyi öğrenmişler.  Ama ülkedeki kültürel çeşitlilik, asla birbirin
in içine geçmemiş. Mimari, dekorasyon ve renkler belki de bu yüzden bu kadar keskin ve çarpıcı.


Mağrip, batı anlamına geliyor. Bu Afrika’nın belli bir kısmı için kullanılan bir tanımlama. Tunus, Cezayir, Batı Sahra gibi Kuzey Batı Afrika ülkeleri Mağrip ülkeleri olarak anılıyor. Fas ise, en uzak batıdaki ülke...

Kültürel alt yapısı gibi, coğrafyası da ilginç. Yollar boyunca ilerlerken yüksek dağlar göreceksiniz. Atlas Dağları, tüm heybetiyle Fas’ın büyük kısmında kendini gösteriyor. Çoğunlukla çöl görmeyi beklerken şaşırmaya şimdiden başlıyorsunuz. Çünkü dağlık bölge, yeşilliği ve ağaçları da beraberinde getiriyor.  Ardıç, meşe, sedir görüyoruz buralarda. Ovalara ininceyse, zeytin ve sakız ağaçlarıyla karşılaşıyoruz.

Ülkenin resmi dili Arapça aslında. Devlet dairelerinde ise Fransızca kullanılıyor. Sokaklarda ise çeşit çeşit dil… Faslı küçük bir kız çocuğu anadili gibi Fransızca konuşurken, Berberiler pek bilinmeyen bambaşka dillerde anlaşıyorlar. Kuzey kesimlerde İspanyolca’ya da rastlanıyor. İngilizce ve burada yaşayan Avrupalıların da dilleri derken tam bir karmaşa yaşanacak diye düşünüyorsunuz. Ama öyle olmuyor. Farklılıklara rağmen iletişim kolayca yürüyor.

Fas’ın en büyük şehirleri, Rabat ve Kazablanka. Bunların yanı sıra 37 ayrı vilayet daha var.

Yıl içerisinde Fas’ın farklı yerlerinde pek çok farklı festival ve etkinlik düzenleniyor. Müzik (caz, tasavvuf, klasik, etnik…),  sinema, kitap, sanat, hoşgörü, Berberi kültürü, mutfak, bahçe sanatı, meyvecilik,  golf, ralli, maraton, gibi başlıklardan ilginizi çekenlere katılmanız mümkün.



RABAT / Atlas Okyanusu kenarında bir başkent

Palmiyeleri, kalesi, tarihî ve görkemli binalarıyla şık bir şehir. Fas’ın geneline göre modern bir yaşam sürüyor halk. Kral VI. Muhammed’in sarayı da burada. Beyazlı mavili binalardan oluşan dar sokaklar şehri süslüyor. Ayrıca Rabat, sörf meraklılarının da uğrak noktası olmuş.

KAZABLANKA

‘Kazablanka’ filmiyle dünyanın ismen tanıdığı bu yer, Fas’ın en büyük şehri. Adı, ‘beyaz ev’ anlamına geliyor.  Şehrin genelinde otantik bir hava hissetmeniz pek mümkün olmayacak. Bir liman şehri olmasından ötürü, ülkenin en önemli ticaret merkezi. Kazablanka, Fransız sömürgesi döneminde ünlü bir Fransız mimar tarafından yeniden düzenlenmiş. O yüzden eski ve yeni bir arada. Limanın hemen yanında şehrin eski surlarıyla çevrelenmiş eski bir pazar var. Ancienne Medina’da türlü türlü şeyler satılmakta. Quartier Habous ise yeni çarşı olmasına rağmen çok daha zengin ürüne sahip ve otantik.
Kazablanka da Atlas Okyanusu kıyısında. La Corniche adı verilen uzun bir sahil şeridi var. Burada pek çok restoran, cafe ve bar bulunuyor. Okyanusun dalgalarını seyre dalmak için keyifli bir yer.  

Ama bu şehrin en göze çarpan yapısı, okyanusun doldurulan kısmına inşa edilmiş olan II. Hasan Camii… Fas Kralı II.Hasan’ın 1989’daki 60.doğum gününe yetiştirmek için yapımına başlanmış. Binlerce işçinin gece gündüz çalışmasına rağmen ancak 1993’te tamamlanmış. İçi ve dış meydanı ile birlikte aynı anda burada 105 bin kişi namaz kılabiliyor. Mekke’den sonra dünyanın en büyük  ikinci camisi. Dikdörtgen minaresi ise tam 210 metre yüksekliğinde.
Kazablanka’dan ayrılmadan, Rick’s Cafe’ye uğramak gerek. Kazablanka fimindeki kafenin aynısı olan işletmede ünlü parça ‘As Time Goes By’ı dinleyin derim.

MARAKEŞ / Binbir gece masallarının içinde bir şehir

Benim gibi Kazablanka’dan sonra Marakeş’e geçerseniz, aradaki fark sizi de etkileyecektir. Marakeş Fas’ın ilk başkenti aslında. Arap mimarisinin  çarpıcı örnekleri, çölün kızıl kumuyla kendini iyice göstermiş. Her yer renkli, her yer canlı, herkes telaşlı. Berberiler hariç. Akıp giden Marakeş yaşamının içinde kapüşonlu pelerinleriyle zamanın içinde durmuş gibiler. Tarih boyunca oldukları gibi yani bildikleri gibi yaşıyorlar.  
Şehrin sokaklarında kaybolanlar için Koutoubia Cami’nin dev minaresi bir rehber olacaktır. 12. Yüzyılda yapılmış bu cami Marakeş’le bütünleşmiş. Dar El Makhzen (Kraliyet Sarayı), El Badi Sarayı, Bahia Sarayı da görülmeye değer yapılar.

Marakeş’e geldiğinizde uzaklardan bir yerlerden vurmalı çalgıların seslerini duyacaksınız. O sesleri takip ederseniz, kendinizi Djemaa El Fna yani Kıyamet Meydanı’nda bulursunuz. Kıyamet kelimesi herkesin toplandığı yer anlamında kullanılmış. İşte şehrin ruhunu yakalayacağınız yer. Gizem, büyü, geçmiş, gelecek ve yaşam. Hepsi burada. Gece ayrı, gündüz ayrı bir çehresi var meydanın. Yerel halktan müzisyenler, müziğiyle sepetinden kobra çıkaranlar, etnik dansçılar, şempanzeli adamlar, meyve suyu satıcıları, at arabaları, falcılar… Hepsi bu meydanda. Bir yandan tütsü kokuları geliyor, bir yandan açıkta yapılan ızgara etlerin kokusu… Onca farklı ses ve koku sizi yormuyor, aksine bu akış içinde sizin de ruhunuz Marakeş’le bir oluyor. Meydanın arkasındaki Souk adı verilen eski çarşı, alışveriş için ilk adres olmalı. Fas’ın kültürel yapısına ait her tür obje, giysi ve ürünü bulabilirsiniz. Ara sokaklardaki antikacılarda olağanüstü parçalarla karşılaşabilirsiniz. Para biriminin ‘dirhem’ olduğu Fas’ta sıkı pazarlık etmeyi sakın unutmayın. Bu şehrin görülmesi gereken bir diğer yeri de Jardin Majorelle. 13 dönümlük kocaman bir botanik bahçe burası. Yüzyıl kadar önce Fransız sanatçı Jaacques Majorelle dizayn etmiş. Fas mimarisiyle harmanlanan bahçe, gerçekten göz alıcı. Marakeş, daha pek çok özelliğiyle hafızalardan kolay silinmeyecek bir yer.

FAS'I YAŞAMAK İÇİN FES'E UĞRAYIN …

Berberilerin geleneğine göre ülke, başkentinin adıyla adlandırılırmış. Bir zamanlar Fas Sultanlığı’nın başkenti olan Fes, ülkeye ismini de vermiş. Tıpkı Marakeş’in de başkent olduğu dönemlerde, Fas’ın Morocco olarak anılması gibi. Fes, ülkenin tüm tipik özelliklerini taşıyor. Arap şehri olduğu için mutfağında Endülüs tarzı baskın. Şehri ikiye bölen uzun surlar ve camiiler hemen göze çarpıyor. Surların içinde kalan kısım Eski Şehir, diğer adıyla Medina. Medina’nın birçok kapısı var. Onlardan birinden içeri girin ve dar sokaklarda kaybolun.

SAHRA / Dünyanın En Büyük Sıcak Çölü


9 milyon km2 lik dev bir çöl burası. Bu alan içerisinde Fas’ın da toprakları yer alıyor. Sahra, bir başkalık katıyor Fas’a. Devasa kum tepeleri, sarı bir okyanus gibi kum dalgaları, serin çöl gecelerinde dokunabilecekmişsiniz gibi görünen yıldızlarıyla uçsuz bucaksız Sahra… Çölün her kum taneciği size hayatın gelip geçiciliğini anımsatıyor. Ve bu yüzden yaşamlarımızın kıymetini....
Çöl yaşamının sertliğini biraz olsun deneyimlemek isteyenler, gündüz deve üzerinde yolculuk yapıp, akşam Berberi çadırlarında konaklayabiliyor. Fas’ın ruhunu anlayabilmek için bu özel ve mistik bir deneyim.

FAS MUTFAĞI

Daha çok Arap yemeklerinin tadını hissedeceğiniz bu mutfak, Fransız, İspanyol ve İtalyan mutfaklarından da etkilenmiş. Hatta İranlıların da katkısı olmuş. Böylece egzotik ve ilginç bir mutfak ortaya çıkmış. Bu arada, Fas’ta ciddi bir meyve ve taze meyve suyu tüketimi var. Bu çok güzel alışkanlık, ülkenin hemen her yerinde karşınıza çıkıyor. Ayrıca taze sebzelerin bolluğu ve çeşitliliği de göze çarpıyor. Pek çok meze bunlarla hazırlanıyor.

Dört adet temel ve özel yemekle tanışıyoruz burada:

HARİRA ÇORBASI 

Et suyu, mercimek, domates ve nohut ile yapılıyor. Sebze suları ve baharat takviyesiyle de iyice lezzetleniyor. Enerji veren ve tok tutan bir yemek.

TAJİN (Tagine)

Tajin aslında bir pişirme tekniği. Temel malzemesi, et, tavuk, balık, köfte ya da sebze olabiliyor. Pek çok restoranda rastlayacağınız, kapağı huni şeklinde güveç kaplarda ve yavaş yavaş pişiriliyor. Ana malzemelerden birine uygun düşecek sebzelerle ve tabi ki baharatlarla destekleniyor. Tajinde kombinasyonlar çeşit çeşit. Ayvalı ve bamyalı kuzu etini tajin tekniğiyle deneyin mutlaka.

KUSKUS (Couscous)

Aslında kuskusu biz de iyi biliyoruz. Ancak buradakiler boyut olarak oldukça küçük. Zaten böylesi makbulmüş.  Birçok tahılın inceltilmesi ile yapılıyor kuskus. Pişirilirken de üzerine et, tavuk, sebze ilave ediliyor.

PASTİLLA

Daha çok bayramlar ve özel günlerde yapılıyor. İncecik yufkanın içine tavuk, güvercin ve iç pilav konuluyor. Aslında bir tür börek de diyebileceğimiz pastillanın iç pilavında ise çekilmiş badem, kuru üzüm, tarçın, bal ve maydanoz var. Yani hem tatlı hem tuzlu bir yemek.

Bunların yanı sıra pek çok ilginç yemeğe ve tatlıya da rastlayacaksınız. Farklı tatların karışımlarına meraklı olanlar için renkli bir mutfak Fas.

Marakeş sokaklarında salyangoz çorbası satanlar göreceksiniz. Seviyorsanız ayaküstü yemeden geçmeyin.  

Tatlılara gelince..,  Chebakia bir hamur tatlısı. Mayalı hamura baharatlarla lezzetlendirilip kızartılmasıyla yapılıyor. Üzerine de şerbeti dökülüyor.

Tatlılardan biri de sellou... Denemek isteyenler için tarifi şöyle:

SELLOU
Malzemeler (8 kişilik)

* 2.5 su bardağı un
* 2 su bardağı çiğ badem
* 1 su bardağı çiğ susam
* 1/2 su bardağı bal
* 1 su bardağı pudra şekeri
* 3/4 su bardağı erimiş tereyağı
* 1 tatlı kaşığı anason
* 1 tatlı kaşığı tarçın
* Üzerine; pudra şekeri ve badem

Hazırlanışı: Fırınınızı 180 derecede ısıtın. Unu geniş bir fırın kabına koyun ve 5 dakikada bir karıştırarak 40 dakika rengi koyulaşana kadar kavurun. Yapışmayan tavada, badem, susam ve anasonu 20 dakika, kısık ateşte kavurun. Kavrulan karışımdan 1 çay bardağı ayırın ve kalanı mutfak robotunda un gibi öğütün. Öğüttüğünüz karışıma, irice dövdüğünüz kalan bademli karışımı, tarçını, pudra şekerini, fırınladığınız unu, bal ve tereyağını karıştırın, elinizle yoğurun. Arzu ettiğiniz bir kaseye bastırarak yerleştirin. Ters çevirin, badem ve pudra şekeri serperek servis edin.

YAPMADAN DÖNMEYİN!


  •  
  • Fes’teki Medina Çarşısı’nda ünlü Fes porselenlerinin atölyelerini görmeden,
  • Essaouira şehrindeki özel tasarımlı kafelerinde nane çayı içmeden,
  • Chefchouen şehrinde, İspanya Yahudilerinin, Tanrı’nın ve cennetin rengi dedikleri maviye boyadıkları evleri görmeden,
  • Fas’ın geleneksel rengarenk babouche (babuş) larını denemeden…
  • Fas’a özgü argan ağaçlarından yapılan organik ürünlerden almadan,
  • Evde tajin denemek için orijinal güveç kabı almadan,
  • Kuskusun kuru üzümlü ve tarçınlısını yemeden,
  • Berberilerin kapüşonlu pelerinlerinden satın alıp, sokakları öyle gezmeden,
  • La Corniche sahilinde (Kazablanka) gün batımını seyretmeden,
  • UNESCO Dünya Listesinde olan Volubilis arkeolojik alanını görmeden,
  • Evlenmeyi konu alan Imilchil Moussem festivaline katılmadan,
  • Atlas dağlarının doğu tarafındaki muhteşem Todgha Gorge kanyonunu görmeden,
  • Cebelitarık kıyısında yer alan Tanca şehrini gezmeden…
Yazar: Şefika Onur AKATAY / Gurme Rakun
Kaynak:https://mmmenfes.blogspot.com/2018/05/fas.html

18 Ekim 2018

TRAKYA'DA BAĞBOZUMU VE İĞNEADA


Ilık bir sonbahar hafta sonunda, şarap ve doğadan hoşlananlar için eşsiz bir gezi alternatifi.

Tüm seyahatler önce hayal kurarak başlar. Biz de eşimle çok uzun süredir bağbozumu gezisi hayal edip konuşuyorduk. Şarapları ile meşhur Fransa, İtalya, Kaliforniya ya da Güney Amerika’da bağ evlerine düzenlenen gezilere gitmeyi hayal eder, keyifli bir tur olabileceğini düşünürdük.

Türkiye’nin de üzüm ve bağlarını tabi ki yabana atmamak gerekir. Daha önceleri Pamukkale’ye yaptığımız bir gezide, kısa da olsa yörenin şarap üretim fabrikasını gezme fırsatımız olmuş, o günden beri bağbozumu gezisi hayal etmeye başlamıştık.
Gurme Turu düzenleyen bir acentenin ilanını görünce, tarihlerin de uygun olduğunu kontrol ettikten sonra, hiç tereddüt etmeden yerlerimizi ayırttım. Program tam istediğimiz ve hayal ettiğimiz gibiydi. İlk gün bağbozumu ve şarap tadımı ile geçecek, ikinci gün Trakya yöresinin Karadeniz sınırındaki en batı noktası olan İğneada gezilecek, gün sonunda İstanbul’a dönülecekti.

Uzun zamandır beklediğimiz bağbozumu turu nihayet belirlenen gün ve saatte hareket etti. Eylül ayını ortalarıydı, dolayısıyla hava ne sıcak ne de soğuktu. Gezi, çok ideal bir ortamda başladı. Gurme turu olduğu için katılım 20 kişi ile sınırlı idi. Yolda dağıtılan kahvaltı kutuları az, öz ve seçkin içerikliydi. Yol boyunca bize eşlik eden rehberimiz sanat tarihi uzmanı olduğundan engin bilgi ve birikimlerini bizlerle paylaştı.

BAĞLARA VARIŞ

Lüleburgaz yolunda verilen çay molasından sonra Arcadia Bağlarına vardık. Bağın yetkilisi bizi karşıladıktan sonra bağcılık hakkında bilgiler vererek 350 dönümlük arazide yetiştirdikleri Cabernet Sauvignon, Merlot, Sangiovese, Pinot Gris, Sauvignon Blanc, Öküzgözü ve Narince üzümlerini tanıtıp tattırdı.

Üzümleri daha dalındayken tadıp arasındaki farkı görme, şaraptaki lezzetin değişkenliklerini anlama fırsatımız oldu. Ardından toplanan üzümlerin şarap haline getirilme aşamasını izlemek için arazinin bölümüne kurulan fabrikayı gezmeye sıra geldi.
Bu kez üretim yetkilisi bizleri karşılayıp, toplanan üzümlerin nasıl ayrılıp, rose, beyaz, kırmızı şarap veya şampanya olarak üretileceğinin bilgisini makineleri gezdirerek anlattı. Fermantasyona bırakılan üzümlerin yoğun kokusu, lodosa yakalanmış lüfer gibi yaptı bizleri. Daha içmeden kafamız çakır keyif olmuştu. Tüm bu bilgileri, bağı ve şarap fabrikasını gezip öğrendikten sonra arazisinin diğer bir bölümünde bulunan Bakucha Otel’de şarap tadımına gittik. 
‘Baku’ Şarap Tanrısı, ‘ucha’ ise oda demekmiş. Otelin adı olan ‘Bakucha’, şarap odası anlamına geliyormuş. Girişte gül likörü ile karşılayan otel yetkilileri, otelin adeta İsviçre dağ evleri manzarasını andıran bölümüne aldılar bizleri. Bir tarafta şömine ve koltuklar, tam karşımızda alabildiğine yemyeşil bir arazi, sehpalarda ise kuru meyve, yemiş ve üzümlerle süslenmiş peynir tabakları bizleri bekliyordu. Bağ yetkilisi bu kez şişelenmiş şarapları anlatıp, tattırmaya başladı. Hangi şarapla hangi peynir daha güzel gider? Hangi yemeklerden hangi şarap ile keyif alınır? Hangisi yemek öncesi, hangisi yemekte, hangisi yemek sonrası tatlı ile içilir? Tüm bunları dinlerken Cabernet Franc, Mono Cabernet, Mono Pinot Gris Rose, Mono Merlot, Mono Cabernet Sauvignon ve başka şarapları da tatma fırsatı bulduk. Sömeliye eğitimi alır gibi çok keyifli bir deneyim yaşamanın zevkini çıkarıyorduk. Tadım sonrası öğlen yemeği için otelin restoran bölümüne geçtik. Giriş, ara sıcak, ana yemek ve tatlı ile gerçekten seçkin bir gurme turunda olduğumuzu bir kez daha anladık. Bize keyif veren en önemli kısım ise tur öncesi yemek listeleri tarafımıza verildiğinde, her tür yemeğin bize uymayacağını, mümkünse kaşerut’a uygun bir şeyler hazırlanmasını istediğimizde bu ricamızı kırmayıp hazırlamaları oldu. Yemek sonrası, sonbaharın ılık bir Eylülünde içimizi ısıtan güneşin sıcaklığı, tadımda ve yemekte içtiğimiz şarabın rehaveti ile oteli gezip tanımaya çalışıp, günün keyfini çıkardık.
Daha sonra yeniden otobüse binip akşam kalacağımız İğneada’daki otelimize geldik. Yörenin tek 5 yıldızlı ve deniz manzaralı otelin odalarına yerleştikten sonra günün yorgunluğunu kısa bir sauna kaçamağı sonrası ikramlarla attık. Geceyi otelin barında sonlandırdık.

İĞNEADA

Turumuzun ikinci gününe keyifli bir kahvaltı ile başladık. Yoğun bir gün bizi bekliyordu. Sislioba Balkan Köyü, Bulgaristan sınırındaki Beğendik Köyü, Limanköy Fransız Feneri, Longoz Ormanları, Erikli Gölü, Dupnisa Mağarası, Kıyıköy gezilecek yerler arasındaydı. Kahvaltı sonrası yola koyulduk. İlk durağımız eski bir Balkan köyü olan ve ormancılıkla geçinen Sislioba Köyü idi. Köy denince gözünüzün önüne ne gelirse karşılaşıp görebileceğiniz bir yer. Köy meydanı, köy kahvesi, kerpiç evleri, traktör ve etrafta gezinen hayvanları ile çok sevimli bir köy. İnsanları çok misafirperver. Sizi görür görmez bir şeylerini paylaşan, hemen ikramlarda bulunan çok şirin insanlar. Turumuzda yöre halkından bir genç rehberlik ediyordu bizlere. Zaman zaman yerel şive ile anekdotlar anlatıp gezimizi daha da eğlenceli hale soktu. Kahvelerimizi içip köy meydanından ufak tefek alışverişlerden sonra Beğendik Köyü ne geçtik. Bulgaristan sınırında olan köyün sahilinden Karadeniz’in ılık sonbahar rüzgârını içimize çekip etrafı fotoğrafladıktan sonra Limanköy’deki Fransız Fenerine gittik. Denizin 50-60 metre yamacındaki fener, Karadeniz’in en batıdaki feneriymiş. Sultan Abdülmecid tarafından 1866 yılında Fransızlara yaptırıldığından halk arasında ‘Fransız Feneri’ diye geçiyormuş.
Bu tarihi feneri fotoğraflayıp bilgilerini aldıktan sonra bölgedeki ünlü Longoz Ormanlarına gittik. Hayatımda ilk defa longoz ormanı görmenin heyecanını yaşıyordum. Longoz, denize doğru akan derelerin getirdiği kumların birikerek kıyıda set oluşturması ve dere ağzını kapaması sonucu, akarsuyun biriktiği yerde oluşan özel bir ekosistem. Sadece belirli ağaçlar (dişbudak, kızılağaç, kayın, meşe) ve kara leylek, balıkçıl gibi kuş türleri bu yaşam ortamını tercih edermiş. Bu ekosistemin devamlılığı için en temel koşul bol suyun devamlı var olması. Longoz ormanları dünyada ve Türkiye’de nadir bulunan ekosistemler. Yağışlar henüz başlamadan gittiğimizden yürüyerek ormanı gezebildik; ağaç ve kuş örneklerini izleyebildik. Sonbahar ve kış aylarında yağışlar başlayıp da sular yükselmeye başlayınca orman, göl kenarından kiralanan sandal ve botlarla gezilebiliyormuş. Müthiş bir deneyimde, harikulade orman manzarasında adeta büyülendik.
Longoz Ormanları dönüşü bu sistemin oluşmasını sağlayan göl olan Erikli Gölüne geldik. Küçük bir moladan sonra, Kırklareli ilinin Demirköy ilçesinden geçerek Istranca Dağlarının muhteşem görüntüsü eşliğinde 6 kilometre yol kat ederek Dupnisa Mağarasına vardık.
Derinliği 2.700 metre civarında olsa da bizim gibi gezginler ancak 500 metresini gezebiliyor. Işıklandırma ve yürüyüş platformları harika. Sarkıt ve dikitler adeta birer sanat şaheseri gibi. Randevu ve bilet alınarak geziliyor. Mükemmel bir doğa harikasını gezip görmenin keyfi ile buradan ayrılıp, öğlen ile akşam arası bir saatte yemeğimizi yemek üzere dönüş yolu üstünde Kıyıköy’deki deniz manzaralı balıkçı meyhanesine geldik. Bir güzel sürpriz de yemekte yaşadık. Meze, balık, salata, rakının yanında hafif hafif kemanı ile bizlere bir müzik ziyafeti veren, isteklerimizi çalan Şopar kardeşim ile harika bir keyif yaptık. Bağbozumu ve şarap tadımı turu ile geçirdiğimiz enfes gezinin ardından dönüş yolundaki bu mini fasıl hepimiz için eşsiz bir final oldu.
Bir Tutkudur Seyahat…
Yazar: Yako Taragano - Kaynak: https://www.sizgezginler.com/blog/trakya-da-bağbozumu-ve-iğneada-gezisi

NAURU'DAN MARSHALL ADALARINA

Bu ülkelerin isimlerini pek duymadınız değil mi? Belki de kulağınıza yabancı gelmedi. Birleşmiş Milletlere kayıtlı 193 ülkeyi tamamlamam için Pasifik’te geniş bir coğrafyaya yayılan adalar coğrafyasına gitmeye karar verdim. Verdim de, düşünün Marshall Adalarının Nüfusu 52 bin, Nauru’nun ise sadece 10 bin. Aslında iki adanın da öyle fazla ziyaretçisi yok. Durum böyle olunca buralara ulaşmak hem zor, hem de pahalı oluyor. Öyle Münih’e uzanmak gibi değil. Uçak sayısı sınırlı ve rekabet olmadığı için biletler de çok pahalı.
Ben Fiji’nin Nari Havalimanı'ndan her Cuma sabah 01’de hareket eden Nauru Airlines ile uçuyorum. Ama içimde hep bir korku vardı. Ya fırtına veya Tayfun olur da uçak kalkmazsa? Veya oralarda kalırsam. Ne de olsa o zaman bir hafta beklemek zorundasınız. Bu durumda diğer uçak bağlantılarınızı da ister istemez kaybediyorsunuz. En pahalı seyahat sigortası bile inanın bu durumda yardımcı olmuyor. Ayrıca bu ülkelerin Türk pasaportlarına vize isteyip istemedikleri sorusunun cevabı maalesef kesin bilenemiyor. Bir defa Dış İşleri Bakanlığımızın sitesindeki bu konudaki bilgiler güncel değil. İnsanı şaşırtıyor. Adaların Dış İşleri Bakanlıklarına yazı yazıyorsunuz, cevap vermiyorlar. Uçak şirketlerine müracaat ediyorsunuz oralardan da uzun zaman yanıt gelmiyor. Kısacası son anda kontuara gidip Türk pasaportunuzu uzatınca memur bilgisayarına bakıyor siz de o zaman kesin durumu öğreniyorsunuz. Ama orada kalma “pahasına”. Bu durum inanın tam 3 defa başıma geldi. Bir anda şok oluyorsunuz. Biletiniz yanıyor. İnsanın içinden bir sandalyeye oturup ağlamak geliyor!Ben erkenden Nauru Havayollarının kontuarında bekliyorum ve korku içinde pasaportumu uzatıyorum. Bir gün önce Nauru Havayollarının ofisine uğrayıp vize konusunda olumlu cevap aldığım için nispeten rahatım. Neyse delikanlı gülümseyerek uçuş kartımı basıp uzatıyor, mutluyum.
Nadi Havalimanını artık çok iyi tanıyorum. Geçen yıl da buradan Tonga, Kiribati-Christmas Adası ve Samoa’ya uçmuştum. Fiji tüm Pasifik Adalarının merkezi konumunda. Artık listemde sona kalan coğrafyalara uçuyorum, rahatım, Bekleme salonunda soğuk kahvemi yudumlayarak kitabımı okuyorum.
Gecenin son uçağı olduğu için tüm yolcular salona yayılmış Nauru uçağını bekliyor. Uçak tamamen dolu ve hemen havalanıyoruz. Nadi’den Nauru yaklaşık 3,5 saat sürüyor. İkram cömert ama hostes hanım her iniş ve kalkışta dakikalarca aynı kuralları anlatıp duruyor, vallahi sıktı. Uçakta yerli halk dışında çok sayıda Çinli var. Çinli işçi ve meslek sahipleri Afrika ve Pasifik Adalarına hızla yayılıyor. Herhalde aralarında tek gezgin benim. Evet Nauru, Avustralya ile Hawai arasında dünyanın en küçük ülkesi sadece 21 kilometrekare. (6 kilometrex4 kilometre). Tuhaf bir ada çünkü ortası alınmış. Tüm çevresini 3 saatte yürüyorsunuz.
Albert Ellis, evinin önünde basamak olarak kullanılan “Pleasant Ada” diye bilinen Nauru’dan geldiği anlaşılan taşlaşmış odunu merak edip incelemeye alır. Londra’da yapılan analizler bunun çok kalitesi fosfat kayası olduğu gerçeğini ortaya çıkardı. 1907 yılında fosfat açık ocak işletmeciliği ile çıkarılmaya başlanır. Fosfat, Güney Kore, Japonya ve Avustralya’ya gübre olarak ihraç edilir. Platoda bulunan bu fosfat yatağının oluşumu ile ilgili farklı teoriler bulunmakta. Ancak kuş dışkılarının uzun bir süre içinde dünyanın en saf (%78 - % 84) fosfat yatağını oluşturduğu ihtimali daha yüksek. Nauru’nun en yakın komşusu Kiribati’ye ait Banaba Adasıdır ve Nauru ekvator çizgisinin sadece 60 kilometre güneyinde yer alıyor.
Nauru’ya ilk ayak basan İngiliz John Fearn olmuş ada halkının dostane sıcak davranışından etkilenip adaya “Pleasant Island” olarak isimlendirmiş. Nauru da komşu adalar gibi sürekli el değiştirmiş önce İngilizler 1789’da buraya gelmiş. Daha sonra Nauru 1888 yılında Almanlara satılmış. Almanya Birinci Dünya Savaşını kaybedince 1914’te bu adayı Avustralyalılar ele geçirmiş. İkinci Dünya Savaşında (1942) Japonlar diğer adalarla beraber Nauru’yu istila etmiş. İkinci Dünya Savaşı sonunda Japonlar mağlup olunca Avustralyalılar adaya geri dönmüş. 1968 yılında nihayet bağımsız bir ülke olarak tanınmış. Fosfat işletmesi 1970 yılında Nauru hükümetince millileştirilmiş. Yerleşim alanları ve tarlalar plato ile sahil arasındaki dar sahada yer alıyor. Hindistan Cevizi, muz, ananas ve sebze yetiştiriliyor. Su dahil hemen hemen her şey yurtdışından getiriliyor. Ancak yakında fosfat yatakları tükeniyor, hükümet yeni kaynaklar bulmak zorunda. Bu amaçla Nauru Havayolunu kurup Hawai, Avustralya ve Fiji’de habire arazi satın alıyorlar.
Ayrıca Avustralya’ya gelen sığınmacılar uçaklarla Nauru’ya getiriliyor. Nauru’da yüzlerce İranlı mülteci bulunuyor. Her mülteciye ayda 400 Avustralya doları ödeniyormuş. Bazıları ayrıca adada çalışıyor. Nauru yerlisi arazi zengini. Hatta bir aralar dünyanın en zengin ülkesi ünvanını bile almış. Arazi sahipleri sorumsuzca para harcamaya alışmış. Uçakta bir hanımla tanıştım. Altmış yaş kutlamaları için uçak kiralayıp tüm tanıdıklarını New York’ta partiye götürmüş. İftiharla anlatıyor iyi mi?
Uçaktaki diğer yolcuları inceliyorum. Yüzlerinden sevda, ayrılık, hayal, umut ve sevgi okunuyor. Koca bir alkol göbeğine sahip yanımdaki yaşlı adamın yüzündeki çizgilerde ise yılların yorgunluğu kendini belli ediyor. Artık Nauru’dan ayrılma zamanı geldi. Bu ufak ülkeden uçakla bir saat mesafede 1250 ada ve atolü ile Marshall Adaları beni bekliyor. Her yeni coğrafya beni heyecanlandırır. Elbette zaman zaman korkutur da. Acaba burada beni ne sürprizler beklemekte. Papua Yeni Gine ile Hawai’nin ortasında bulunan Marshall Adalarının toplam kara yüz ölçümü sadece 181 kilometrekare, bu adalar Ralik ve Ratak ada zincirlerini oluşturuyor. En büyük Kwajalein ama adalarının en ünlüsü ABD’nin 1946 – 1958 yılları arasında 64 nükleer deneme gerçekleştirdiği Bikini ve Enewetak Adaları. Bu adalar bugün kaderine terk edilmiş. Oysaki Bikini Adası kumsalı ile bir doğa harikası. Nükleer deney sonucu palmiyelerin bir bölümü sağa diğer yarısı sola yatmış.
Ama Bikini Adası’nda bikini giymek yasakmış. (Şaka)
Özellikle Avustralya ve Yeni Zellandalılar dalış ve spor ağırlıklı tatil için bu adaları tercih ediyor. Ekonomisini büyük çapta Kwajalein Adasındaki Amerikan üssünden dolayı ada yönetimine ödenen ABD yardımına dayandırmış. Ancak tüm adalarda olduğu gibi burada da rüşvet ve israf fazla imiş. Marshall ada halkının %90’ı köylerde yaşayıp tarım ve balıkçılıkla uğraşmakta. Adalar ismini 1788’de buraya ulaşan İngiliz Kaptan John Marshall’dan almış. Tarihi aynen komşu adalara benziyor. Almanlar, Japonlar ve sonunda Amerikalılar ve 1991 yılında ise bağımsızlık. Havaalanı komşuları gibi deniz doldurularak inşa edilmiş. Uçak sizi terminal binasının dibine kadar yanaştırıyor.
Kısa Kısa Marshall Adaları
Bu adalarda Mikronezya ve Guam gibi Amerikan doları kullanılıyor. Türk pasaportlardan vize istemiyor, ABD vizesi yeterli. Marshall Adaları Panama gibi birçok gemiye bayrağını dalgalandırma iznini ucuza veriyor. Kendi yerel lisanı dışında resmi dil İngilizce Başkent Majuru’da internet bağlantısı dahil istediğiniz her şeyi bulmak mümkün.Buraya fazla ziyaretçi gelememesinin en önemli nedeni aynı Mikronezya ve Kiribati gibi ulaşımın çok pahalı olması, ayrıca tatilcilerin arzu ettiği özelliklerde konaklama tesislerinin bulunmaması.
Kaynak: https://www.sizgezginler.com/blog/nauru-ile-marshall-adaları