21 Kasım 2019

MUSTAFA KEMAL'İN SURİYE TASAVVURU ÜZERİNE - Ahmet Yavuz

M. Kemal’in Suriye tasavvuru üzerine (1)
AHMET YAVUZ
Ülkenin gündemini sekiz yıldır oluşturan büyük bir sorunla karşı karşıyayız: Suriye. Üzerinde yapılmadık yorum kalmadı. Ama konunun geçmişi günlük tartışmalara pek yansımadı. Acaba M. Kemal geçmişte bu konuda ne düşünmüştü?
Aslında bu konuda bir kitap bile yazıldı: Atatürk’ün Kaleminden Suriye ve Irak. (1)
Ancak kitapta yazılanlara günlük yazılarda ve sözlü anlatımlarda yeterince yer verildiği söylenemez. Oysa bu konuların tartışılması gerekiyordu, zira günümüzde yaşananlarla bire bir bağlantılı...
Daha da eskisi var ama biz M. Kemal’in 7. Ordu Komutanlığında yazdığı rapordan başlayalım.
Bu raporla ilgili çok şey yazıldı fakat mevcut Suriye sorunuyla bağı pek kurulmadı. En azından ben görmedim.
Bu yazı dizisinde M. Kemal’in Sina Cephesine görevlendirilmesini, sonrasında 20 Eylül 1917 tarihli raporunu inceleyecek, daha sonraki yaklaşımlarını gündeme getirecek, Misak-ı Milli’ye ilişkin tartışmalara değinecek ve nihayetinde günümüzle bağını ortaya koymaya çalışacağız.
Raporun öncesi
Mesele, Arap Yarımadasında Osmanlı kuvvetlerinin Birinci Dünya Harbi içerisinde nasıl kullanılacağına ilişkindir.
Çanakkale’den sonra 16. Kolordu Komutanlığına atanarak Silvan’a gelen M. Kemal, Muş ve Bitlis’te Ruslara karşı başarılı muharebeler vermiş, 2. Ordu Komutanlığına da önce vekâlet etmiş, sonra vekâleten atanmıştı (Aralık 2016). Bir süre sonra, Hicaz Kuvve-i Seferiye Komutanlığı’na atanmış (Şubat 1917); Şam’a gitmiş, Enver Paşa ve Cemal Paşa ile komutanlar toplantısına katılmıştı.
Burada yaptığı incelemeler sonucu, stratejik açıdan Hicaz’ın savunulması değil, boşaltılması sonucuna varmış, bu kuvvetlerin Suriye Cephesinin kuvvetlendirilmesi için kullanılmasını önermişti. (2)
Enver Paşa da, Medine’nin boşaltılması ve Hicaz’daki kuvvetlerin Filistin’de kullanılmasına dair emir vermişti. Emre rağmen Sadrazam Talat Paşa, bu tercihin doğuracağı olumsuz psikolojik ve moral gerekçeleri ileri sürerek karara karşı çıkmış ve bu emrin uygulanmasına mani olmuştu.
Diyebiliriz ki, Talat Paşa’nın bu tercihi Osmanlı Ordularını Sina Cephesinde zayıf düşürmüş, askeri bir gereklilik siyasi gerekliliğin önüne konulması gerekirken ardına konulunca büyük enerji kayıplarına ve kuvvet israfına yol açmıştır. Atatürk’ün Medine’nin boşaltılması teklifinin ne denli yerinde olduğu, Enver Paşa’nın da kararının aynı isabet derecesini içerdiği çok geçmeden anlaşılmıştır. Bugün bu durum daha da iyi anlaşılmaktadır.
Ancak üzerinde fazlaca yorum yapılmamakta, bunun yerine Fahrettin Paşa’nın Medine savunmasına övgü düzülmektedir. Elbette Medine savunması askeri açıdan başarılıdır ancak stratejik açıdan yanlış bir hareket tarzıydı. Nitekim uzun süre savunulmasına rağmen sonuç alınamamıştır.
Talat Paşa’nın kararı üzerine M. Kemal’in Hicaz Kuvvetleri Komutanlığı görevi iptal edilmiş ve 2. Ordu Komutanlığı’na ataması asaleten yapılmış (Mart 1917), kendisi de Diyarbakır’a dönmüştü.
Bu süreçte, Mart 1917’de Bağdat’ın İngiliz Kuvvetlerince ele geçirildiği hatırlayalım.
Esas sorun alanı
Aynı dönemde Alman General Falkenhayn komutasında Yıldırım Ordular Grubu (YOG) kurulmuştur (Temmuz 1917). Gruba Sina Cephesindeki 7. ve 8. Ordular bağlanmıştır. Alman generale mareşal rütbesi ise Osmanlı Başkomutanlığınca verilmiştir.
M. Kemal ikinci kez 2. Ordu Komutanlığı’ndan 7. Ordu komutanlığına atanmış, Diyarbakır’dan önce İstanbul’a sonra Halep’e gitmiştir (Ağustos 1917). (3)
Almanların düşüncesi, kendi çıkarlarına uygun olarak önce Bağdat’ın ele geçirilmesi ve Basra’ya hâkim olunması için Bağdat Cephesinde taarruz etmek; bilahare Sina Cephesinde taarruz etmektir.
Oysa Mustafa Kemal, eldeki kuvvetlerle Suriye’nin savunulmasını düşünmektedir. O’na göre, diğer hareket tarzları zaman ve kaynak kaybına yol açmaktır. Almanların çıkarlarına göre değil, Osmanlı devletinin çıkarlarına göre hareket etme mecburiyeti vardır. Bunu sağlayacak olanlar da Türk komutanlardır. Bu nedenle Falkenhayn’ın komutanlığına karşıdır. 7 ve 8. ordular birleştirilerek tek bir ordu kurulmalı, komutası da kendisine verilmelidir.
Bu konuda çeşitli görüşmeler yapar. Özellikle Şam’daki 4. Ordu Komutanı Cemal Paşa’nın da Mareşal Falkenhayn’ın YOG Komutanı olması ve kendi görev bölgesinin sınırlarının daraltılması üzerine yeni yapılanmadan huzursuz olması, konu üzerinde birlikte mütalaada bulunmalarını zorunlu kılmıştır. Aralarında yazışırlar. Bunların en iz bırakanı 20 Eylül 1917 tarihli rapordur. Bugüne ışık tutuyor ancak içine haftaya gireceğiz.
AHMET YAVUZ
(1) Atatürk’ün Kaleminden 8, Suriye ve Irak, Derleyen Musa Sarıkaya, Kaynak Yayınları, 2018.
(2) Utkan Kocatürk, Kaynakçalı Atatürk Günlüğü, Atatürk Araştırma Merkezi Yayınları, 2015, s. 90.
(3) A.g.e., s. 96

HAYAL KURMAK VE ÖZGÜR OLMAK - Ali Akurgal

ALİ AKURGAL
Yeniliğe giden yolun başlangıç noktası hayal kurmak. Hayal kuramıyorsanız, başkasının hayalleri ile “idare etmeniz” gerekiyor. Ülkemizde, hayal kurma alışkanlığını giderek kaybediyoruz. Eğitim sistemimiz, bize “sorunlarımıza hangi çözümlerin çare olacağını giderek daha fazla gösteren” bir şekle dönüşüyor. Böyle yetişmiş kişi, çözümü ezberletilmemiş bir sorunla karşılaşınca kendisi çözüm üretemiyor.
İşin başı eğitim diyoruz ya, ne tür bir eğitim derseniz, insanların sorunları için kendi çözümlerini hayal etmelerini ve hayal ettiklerini hayata geçirmeleri için gerekli bilgi ve öğrenme altyapısını sağlayan bir eğitim. Bu da yeterli değil, kişinin hayal kurması, toplumun ya da devletin baskısı ile kısıtlanıyorsa, gene bir yere varamıyorsunuz. Tam özgürlük gerek. Hiçbir fikrin “zararlı” olarak nitelenmediği bir çevre gerek.
Hayal etmekte sınır olmamalı. Ama, gerçekleştirilebilir, ayakları, en azından birkaç tanesi yere basan hayaller kurmalısınız. Hayatımıza giren birçok yenilik, bilim-kurgu filmlerinde hayal edilerek başladı. Star Trek (Uzay Yolu) dizisinde üst düzey mürettebatın gemi ile iletişim kurduğu “cep telefonları” günümüzde o dizide hayal edilenin çok ötesinde yeteneklerle cebimizde. GSM yalnızca çeyrek asırdır kullanımda. Ama hemen hepimiz, sanki atalarımız bile cep telefonu kullanırmış gibi onu benimsemiş durumdayız. Demek bunu hayal edenler güçlü ve gerçekçi bir hayal süreci yaşamışlar.
GSM, AB’de yönlendirici gücün “Avrupa’nın bir ucundan diğerine kesintisiz iletişim sağlayacak bir hücresel sistem” tanımı ile ayakları ciddi biçimde yere basan bir hayal olarak başladı. Öyle bir başarıya ulaştı ki, bırakın Avrupa’yı, dünyanın her yerinde kesintisiz çalışıyor. Burada teknolojik yenilik kadar, işletme yöntemindeki yeniliğin de (rakiplerin işbirliği) payı var. Üzerine, GSM telefonların ABD’deki benzerlerine göre daha küçük ve hafif olması da eklenince başarı geldi.
Demek ki: “Hayal edeceğiz”, “Özgür olacağız”.
Ufukları zorlayalım: Gelecekte şehir içi ulaşım
Ne yazık ki, şehirlerimizi planlı biçimde kuramıyoruz. İnsanlar kuralsız olarak yerleşiyorlar, onlara medeniyet (yol, su, elektrik, belediye hizmetleri gaz ve iletişim) sonradan sağlanıyor. Ulaşım en son ele alınıyor. Toplu taşıma olanakları keşke yeterli olarak her noktaya ulaşsa, şehir içinde araç kullanmaya hiç gerek kalmasa. Ama günümüzdeki şehirleşme yapısı ve ulaşım mantığı çerçevesinde olmuyor. Üstelik, şehir içini çözseniz bile, şehir dışına çıktığınızda bir araç kullanmanız, dahası, onu evinize yakın bir yerde tutmanız gerekiyor.
Hayal kurmadan bir “yenilik” yapılamıyor, gelişmiş ülkelerde dile getirilen ama yakın zamanda uygulama olanağı pek olmayan, bilim-kurgu filmlerindeki fantezilerden öteye geçemeyen çözümlere bakalım: İBB’nin Sahilyolu’nda kiralık bisiklet bulundurması gibi, tek kişilik, iki kişilik, çok kişilik taşıt araçlarının bir elektronik çağrı ile kapınıza geleceği; sizi istediğiniz yere şoförsüz olarak götüreceği kişisel ulaşım sistemi yakın zamanda pek mümkün görünmüyor. Olsa, şoförsüz olduklarından tampon tampona yol alabilecek, böylece yolu en verimli şekilde kullanacaklar.
Ama, şehir içinde elektrikli araçların yaygınlaşması, hattâ belediyelerin şehrin hava kalitesini korumak için elektrikli araçları zorunlu tutması gündeme geliyor. Bu araçları “yolda giderken temassız şarj etme” düşüncesi de yer etmeye başladı. Enerjili alan dışına çıkınca da, aküden yola devam. Enerjisi ile yola “bağımlı” olan bu araçlar, gideceği yere doğru izleyeceği yolu en kısa süreli kılmak için de bir trafik yönetim sistemi tarafından yönlendirilecek. Teknolojik darboğazlar enerjinin depolanması ve aktarımı. Günümüzde, benzinliğe gittiğinizde deponuza 2 dakikada 50 litre yakıt dolduruyorlar ve siz bununla 700km yol gidebiliyorsunuz. Buna yakın bir çözüm gerek.
ALİ AKURGAL

13 Kasım 2019

PANDORANIN KUTUSU... EĞİTİM, TOPLUM... - Özlem Yüzak


TÜSİAD talep etmiş Boğaziçi Üniversitesi Barış Eğitimi Uygulama ve Araştırma Merkezi raporunu hazırlamış. Konu, “Sosyal ve Duygusal Öğrenme Becerileri”, (kısaca SDÖ) ve bunun eğitim sistemine yerleştirilmesi. Raporun tanıtım toplantısı önceki gün yapıldı. Eğitimi yakından ilgilendirdiği için Milli Eğitim Bakanı Ziya Selçuk da davetliydi. Ama nedendir bilinmez katılmadı. Ona yazının sonunda geleceğim. Öncelikle kısa bilgiler...
SDÖ neden önemli?
Önce bu becerilerin neler olduğuna bakalım. OECD, 5 temel başlıkta topluyor: Öz farkındalık, öz yönetim, sosyal farkındalık, ilişki becerileri, sorumlu karar verme. Tüm bunlar duygusal zekânın temelleri aynı zamanda. Artık bilim dünyası duygusal zekânın (EQ) entelektüel zekâ (IQ) kadar önemli olduğunda hemfikir. SDÖ becerilerine sahip bireyler eleştirel düşünme, bütünü görebilme, strese dayanıklılık, başarıya odaklılık, azim, hoşgörü gibi toplumsal yaşamın zaten olması gereken özelliklerine de sahip oluyorlar.
SDÖ becerilerinin çok erken yaştan başlayarak çocuklara öğretilmesi ise son derece önemli.
Baktığımızda bizim toplum olarak en sorunlu alanlarımız da bunlar değil mi?
Kabul edelim, uyumsuz, öfkesine hâkim olamayan, hoşgörüsüz, saygısız (kadına, başkalarına, çevreye ve kendine)  insanların sayısı hiç de az değil.
Peki neden bunun daha çocukluk yaşta okul döneminde önlemi alınmasın?
Okullar da sorunlu. Çocuklar gençler giderek artan bir şiddet sarmalı içinde.
Eğitimi İzleme Girişimi ERG’nin TEGV ile birlikte hazırladığı “Çocuk gözünden okul yaşamı” raporu çarpıcı şekilde akran zorbalığının boyutlarını gözler önüne seriyor. Rapora göre her 4 çocuktan biri zorbalık kurbanı. Bu sözlü olduğu kadar fiziksel şiddete kadar gidiyor; büyük sınıftakilerin küçüklerden zorla para istemesinden, itip kakmalara kadar... Yaş büyüdükçe boyutu okulda bıçak taşımadan uyuşturucuya kadar uzuyor...
Bu tabii akran zorbalığı ile sınırlı değil; okul görevlilerinden sokaktaki insana, aileye kadar uzanan bir  çerçevede toplum acaba çocuğun sıkıntıları ile ne kadar ilgili?
TÜSİAD’ın raporuna dönersek... Çocuğun sosyal ve duygusal becerilere sahip olmasının etkileri de ölçümlenmiş. İşbirliği, paylaşma, sorumlu vatandaşlık, öz saygı, okula aidiyet ve devam, psikolojik olarak iyi olma hali arttıkça akademik başarı da artıyor. Beraberinde saldırganlık ve şiddet davranışları, sağlığa zararlı madde kullanımı, değersizlik hissi, zorbalık ve siber zorbalık, psikolojik stres gözle görülür şekilde azalıyor. Bu becerilerin geliştirilmesi için hazırlanan programlar ve modeller var. Bugün birçok ülke eğitim sistemlerine SDÖ’yü de dahil ediyorlar. SDÖ becerileri sayesinde birey, gündelik sorunlarla, görev ve karşılaştığı zorluklarla etkin ve etik bir şekilde baş edebilir hale geliyor. İş performansı ve yetkinliği artıyor.
Neden TÜSİAD bu konuyu gündeme taşımak istiyor?
Çünkü konunun ekonomi ve istihdamla da yakından ilgisi var. Dijital teknolojiler ve küreselleşmenin çarpan etkisi ile toplumlarda her açıdan çok büyük ve hızlı değişimler yaşanıyor. Otomasyon, yapay zekâ, robotik ve yeni gelişmeler var alan iş alanlarını yok ediyor yerine yeni iş alanları açılıyor. Bu yeni alanlarda ise farklı beceri ve yetkinliklerle donatılmış işgücüne ihtiyaç var. Türkiye’nin beşeri sermayesi zaten sorunlu. OECD’nin yetişkin becerileri ülke karşılaştırmasında çok gerilerde. 16-65 yaş aralığındaki grubun sözel, sayısal ve teknoloji yoğun ortamda problem çözme becerileri zaten ortalamanın altında. Şimdi ise işgücünde aranan özellikler daha da farklılaşıyor; öğrenmeye açıklık, takım çalışması, güçlü sosyal iletişim, karmaşık problem çözme gibi becerilere sahip olması önem kazanıyor.
İstenirse sosyal ve duygusal öğrenme becerileri pekâlâ Türkiye’de de eğitim sisteminin içine alınabilir. Ama alınır gibi yapılıp alınmıyor. Neden?
Bu sorunun yanıtı iktidarın toplumu kendi isteği gibi şekillendirmek istemesinde yatıyor. Eleştiren, düşünmesini bilen, sorgulayan bireyler yetişmesi iktidarın işine gelmiyor. Bilimsel düşüncenin hâkim olacağı sistemler yerine vakıflar ve derneklerle protokoller imzalanıyor ve bunlar eğitim sistemi içinde giderek daha çok yer kaplıyor. “Değerler Eğitimi” adı altında 30 saat üzerinden çalışmalar gerçekleştiriliyor. Bunun 6 saatine müftülüğün belirlediği kişiler giriyor. Öte yandan bakıyoruz öğrencilerin okul terkleri, devamsızlıkları, sınıf tekrarları gibi her yıl daha da artan sorunlar asla irdelenmiyor.
Sonuç
Bir ıspanak sorununun bile ulusal çapta güven krizi haline dönüştüğü; velilerin otizmli öğrencilerin kendi çocuklarının yayında eğitim almaması için eylem yaptığı, genç başarılı beyinlerin geleceklerini başka ülkelerde aradığı bir toplum haline dönüştük.
Pandora’nın kutusunu ise kimse aralayamıyor bile...
ÖZLEM YÜZAK
*Bu yazı 08.11.2019 tarihli Cumhuriyet gazetesinde yayınlandı.

BANA GERÇEĞİ DEĞİL, İNANDIĞIMIN DOĞRU OLDUĞUNU SÖYLE! - Hande Özdinler

Dünyamızı yakın bir gelecekte çok büyük bir tehlike bekliyor. Bilginin bir öneminin kalmadığı bir süreç dayatılmak isteniyor Doğrunun ne olduğunun gerçeklikle değil de kim neye ne kadar inanıyorsa onunla ölçüldüğü bir süreç. Böyle zamanlarda doğruluk, hakikat, izafi bir kavrama dönüşüyor. Amaç bilgi edinmek olmuyor, öğrenmek olmuyor, amaç inandırmak oluyor ve inandırmak için bilgiye gerek kalmıyor...
Böyle bir dünyada herkes kendi inandığının doğru olduğunu ispatlamak peşinde. Kimse artık gerçek nedir, önemsemiyor. Önemli olan haklı olmak ve haklı olduğunun ispatlanması... Veriler öyle göstermiyorsa, haksız olmayı kabul etmektense haklı olduğunu ispat edecek dataların üretilmesi yoluna gidiliyor ve ALTERNATİF GERÇEKLER yaratılıyor. Doğru bilgiyle uzaktan yakından alakası olmayan, hiçbir gerçekliğe sığmayan yalan yanlış şeyler karşımıza sanki doğruymuş sanki gerçek bilgi buymuş gibi servis ediliyor, reklamları yapılıyor ve ille onlar kabul edilene kadar propagandaları sürüyor.
Bir yerden sonra gerçek nerede bitiyor alternatif gerçek nerede başlıyor bilmek zorlaşıyor, bilginin bir önemi kalmıyor ve artık kim kime ne inandırabilirse o DOĞRU oluyor, öyle algılanıyor. 
Bilim doğrunun peşinden koşar
Oysa bilim insanı doğrunun peşinden yorulmadan koşan meraklı ve ahlaklı bir çocuktur. Onun amacı doğru neyse gerçek neyse onu bulmaktır. Bazen doğru bir cümle kurabilmek için, bir buluş yapabilmek için senelerini verebilir. Gerçek olmayan şeylerle ilgilenmez bilim insanı. Gerçek bilgi kendisini haksız da çıkarsa, kendisine zararı da olsa fark etmez, o yine doğru neyse onu bulmak, onu öğrenmek ister.
Sürekli güç sahibi olmak isteyenlerin yanılmak, yanlış bilmek gibi bir lüksleri yoktur. Onlar sürekli haklı olmak zorundadırlar. Dolayısıyla eğer gerçekler onları yalanlıyorsa gerçeklerin değişmesi gerekmektedir.
Kral Çıplak diye bağıranlar
Böyle bir ortamda bilim insanı çok tehlikelidir çünkü o KRAL ÇIPLAK diye bağıran çocuk gibidir. Neyse doğru onu söyler ve bu alternatif (sahte) gerçekler üretenler için tabii ki son derece büyük bir problemdir. Totaliter rejimlerin ve halkı alternatif gerçeklerle kandıran yöneticilerin bir numaralı düşmanları akılları fikirleri hür olan bilim insanlarıdır.
Ama suç sadece bu yöneticilerde değil. Rahat çemberinden çıkmak istemeyen, inandığı şeyin hatalı olduğunu kabul edip doğruya yönelmek yerine, kendini haklı çıkaracak ve içsel rahatını kaçırmayacak alternatif gerçeklik arayan ve kendisine gerçeği değil de duymak istediğini söyleyenlerin peşinden sırf rahatı kaçmasın diye gitmeyi tercih eden kitleler de tehlikeli.
Ve hatta bence onlar çok daha tehlikeli çünkü bilmek istemeyecekler, gerçekliğe kulaklarını tıkayacaklar ve efsunlanmış gibi duymak istediklerini söyleyenlerin peşinden gidecekler. Tabii ki böyle kitleleri alternatif gerçeklerle besleyenler olacak, iktidara gelmek için iktidarda kalmak için ve artık gücü elden kaçırmamak için sürekli alternatif gerçekler üretilecek...
Yalanla kitleleri sürüklemek
Böyle bir ortamda bilimin, bilginin yeşermesi mümkün değil, çünkü bilgi emek ister, enerji harcamak ister. Oysa alternatif gerçek elektrik donanımındaki kısa devre gibidir. Akım oradan pat diye geçer, neden rezistanslı ve zor bilgi edinme yolundan geçsin ki... İşin kolayı varken neden zor seçilsin ki... Tabii ki seçilmez ve bilim etkisiz eleman olur, bilmenin bir önemi olmaz.
Hiçbir bilgisi olmayan ama inandığından vazgeçmeyen, inandığını sorgulamayan ve inandığı dışında hiçbir şeye reseptörü olmayan kitleleri peşinden sürüklemek çok kolaydır. Sadece duymak istediklerini söyle ve onların kendilerini iyi hissetmelerini sağla. Onları düşünmeye ve irdelemeye teşvik edenleri düşman, terörist ilan et, hedef kitlenden uzaklaştır ve uyaranları dinlememeleri için bütün engelleri koy. İşte bu kadar basit.
Oysa bilim ister ki herkes düşünsün, irdelesin, sorgulasın, öğrensin ve doğruluğa bir bilgi süzgecinden geçerek ulaşsın. Bu elektrik donanımındaki rezistanslı yol gibidir, akım geçerse aydınlanma olur ama akım mecbur kalmadıkça geçmez. İşte günümüzün en büyük problemlerinden biri bu artık bilgiye ihtiyaç yok akımın rezistanstan geçmesine gerek yok.
İnsanlar genelde öğrenmek bilmek istemiyorlar, inanmak ve rahatlamak istiyorlar. İnandıklarının doğru olduğunun onlara ispatlanmasını istiyorlar, haklı çıkmak istiyorlar. Gerçeği öğrenmek değil, alternatif gerçeği duymak istiyorlar. Düşünce veya ön yargılarını değiştirmek gibi bir istekleri yok.
Dolayısıyla bilgi içinde yüzdüğümüz halde alternatif gerçeklerle tatmin olan ve tatmin olup mutlu olmaya çalışanlar ve onlara kulak olan yöneticiler sayesinde bilim yok oluyor, bilim insanları can çekişiyor. Elektrik kaçak devre yapıyor, rezistanstan akım geçmediği için lamba yanmıyor, karanlıkta kalıyoruz. Oysa akım bilgiden geçmeli ki aydınlanalım, öyle değil mi?
www.arisnet.com.tr

07 Haziran 2019

TÜRKİYE CUMHURİYETİ YAZISINI NİÇİN DEĞİŞTİRDİ?







HARF DEVRİMİ (1 Kasım 1928)

Türkiye Cumhuriyeti beşinci yılını doldurur ve birbiri arkasına devrimler yapılırken Mustafa Kemal ve arkadaşları ekin devriminin en önemli, en büyük adımını atmaya hazırlanırlar. Çünkü genç cumhuriyete, Osmanlı İmparatorluğunun kalıtı olan Arap abecesi türlü sorunlar yaratmaktadır. İmparatorluk, yüzyıllarca Arap abecesini kullanmıştır.

Bu abece, doğallıkla bükünlü bir dil olan Arapçanın doğasına yatkındır; bağlantılı dil özelliği taşıyan Türkçenin doğasındaki sesleri yansıtmaktan uzak bir dizgedir; Türkçenin ünlü seslerini göstermemekte; h, k, s gibi kimi ünsüzler için birkaç ayrı harf kullanılmaktadır.

Arap abecesi, ayrıca dinsel anlamlar yüklenmiş bir dizgedir. Okuryazar olmayan halk, bu abeceyle yazılmış tüm kitaplara, gördüğü her basılı kâğıda inanç penceresinden bakmakta, kutsal kitap yazısıyla yazılmış her şeyi âdeta kutsallaştırmakta; bu nedenle salt okuma yazma bilmek bile dinle ilişkilendirilmekteydi. Okuryazar olmayan halk, dilekçesini, mektubunu yazmaktan yoksundu, eski yazıyı bilenlerin yönlendirmesine açıktı.

Yönünü çağdaş uygarlığa çeviren genç cumhuriyetin amaçladığı devrimlerin yaşama biçimi olması için ilk engellerden biri yazıdır. Kaldı ki cumhuriyet öncesi yazı ve dil, Osmanlı aydınlarınca da yoğun tartışmalara yol açmıştır. Mustafa Kemal'in yazının değiştirilmesine ilişkin düşüncesi yeni değildir, bu düşünceyi çevresiyle tartışarak geliştirmiş, o güne değin yapılan çalışmalar da göz önüne alınarak bir kurul oluşturulmuş, bu kurula "Alfabe Komisyonu" denmiş, bu adın yanına bir de "Dil Encümeni" eklenmiştir.

Bu kurulda dokuz üye bulunuyordu. Ragıp Hulusi Özden, İbrahim Grantay, Ahmet Cevat Emre, Emin Erişirgil, İhsan Sungu, Avni Başman, Falih Rıfkı Atay, Ruşen Eşref Ünaydın, Yakup Kadri Karaosmanloğlu'ndan oluşan kurul çalışmalarını kısa zamanda tamamladı.

Mustafa Kemal, yeni abeceyi Dilci İbrahim Necmi Dilmen'den öğrenmiş, 4-5 Ağustos 1928 gecesi Başbakan İsmet İnönü'ye yeni harflerle mektup yazmıştı. 9-10 Ağustos akşamı Sarayburnu'nda düzenlenen bir dinletide Falih Rıfkı Atay, Atatürk'ün yeni harflerle yazdığı açıklamayı yüksek sesle okudu: 

"Arkadaşlar, güzel dilimizi ifade etmek için yeni Türk harflerini kabul ediyoruz. Bizim güzel, ahenkli, zengin dilimiz yeni Türk harfleriyle kendini gösterecektir. Yüzyıllardan bu yana kafalarımızı demir çerçeve içinde bulundurarak anlaşılmayan ve anlayamadığımız işaretlerden kendimizi kurtarmak, bunu anlamak zorundasınız. Anladığımızın belirtilerine yakın gelecekte bütün dünya tanık olacaktır. Buna kesinlikle inanıyorum."

Atatürk, aynı gece Sarayburnu'nda halka şunları söylemiştir:

"Bugün yapmak zorunda bulunduğumuz çok değerli bir iş daha vardır: Yeni Türk harflerini çabuk öğrenmek... Kadına, erkeğe, hamala, sandalcıya, bütün yurttaşlara öğretiniz... Bunu yurtseverlik, ulusseverlik görevi biliniz. Bu görevi yaparken düşününüz ki bir ulusun, bir sosyal topluluğun yüzde onu ancak okuma yazma bilir, yüzde doksanı bilmezse, bundan insan olanların utanması gerek."

Atatürk, yazıyı değiştirecek devrimi anlatabilmek için hemen yurt gezilerine başladı. Birçok yerde tahta başında yeni harfleri yazdı, yazdırdı; yeni yazıyı tanıttı, bu yazının ne denli kolay öğrenilebileceğini belirterek her konuda olduğu gibi bu işte de ulusuna öncü oldu. Türkiye Büyük Millet Meclisi, 1 Kasım 1928'de 1353 Sayılı Yasayla 29 harften oluşan yeni Türk abecesini kabul etti. Yeni abecenin bütün ulusa öğretilmesi, "Millet Mektepleri" (Ulus Okulları) denilen, bir bakıma ülkedeki ekin devrimini hızlandıran kurumlar aracığıyla sağlandı.
Mustafa Kemal Atatürk'ün, 1 Kasım 1928'de TBMM'yi açarken söylediği şu sözler, Harf Devrimini ve önemini çok iyi tanımlamaktadır:

"Büyük Millet Meclisi'nin kararıyla Türk harflerinin kesinlik ve yasallık kazanması, bu memleketin yükselme uğraşında başlı başına bir geçit olacaktır.

Yeni Yazı, Eski Dile Ayna Tutuyor

Yeni yazı, bir gerçeği gözler önüne sermişti. Bu yazıyla Osmanlıcayı oluşturan yabancı sözcükleri, tamlamaları yazmak, yazım birliği sağlamak kolay olmuyordu. Yazı Devrimi, bir bakıma dile ayna tutmuş, Türkçenin üzerinden kalın bir perde kalkmıştı sanki. Başka dillerden, özellikle Arapça ve Farsçadan akın eden, bu dillerin yapısına uydurulmaya çalışılarak yapılan uzunlu kısalı, anlaşılması zor "terkipler"in, her biri başka başka yazılan batı kaynaklı sözcüklerin boyunduruğu altındaki Türkçe tanınmayacak durumdaydı. Kuşkusuz Osmanlıca, yüzyıllar süren bir imparatorluğun diliydi; bu nedenle yadsınamazdı; ama kendi benliğinden çok uzaklaşmış bir dille genç cumhuriyetin bilimsel, sanatsal yaratıcılığının ortaya çıkarması, düşünsel üretimin hızlanması, bütün bilim, sanat, teknik kavramların karşılanması da olanaksızdı.

Mustafa Kemal, dilin de yenileşmesi gerektiğini yakın çevresine açıklamıştı. Yazı Devrimini gerçekleştiren "Dil Encümeni" dağılmamış, Milli Eğitim Bakanlığı içinde bir birim olarak dil işleriyle ilgilenmeye başlamıştı. Yazım (imla) konusu, bu kurulun çözmesi gereken ilk sorundu, nitekim "Dil meni" ilkin "İmla Lügatı" (1928) adıyla bir yazım kılavuzu hazırladı. Arkasından "Türk Söz Kitabı" adıyla sözlük hazırlığına girişildi. Ancak hem kurul üyeleri arasında anlaşmazlık vardı, hem bu anlaşmazlıklar TBMM kürsüsüne dek uzanıyordu. Bu kurulun dilin yenileşmesi için sağlıklı çalışamayacağı, siyasal erkin dil işlerine sık sık karışacağı belli olmuştu; nitekim 1931 yazında Milli Eğitim Bakanlığı ödeneğini kesince, Dil Encümeninin çalışmaları son buldu.

Kaynak: DİL DERNEĞİ http://www.dildernegi.org.tr/TR,609/harf-devrimi---1-kasim-1928.html

DİLDE DEVRİM YAPMAK BİR ZORUNLULUKTU

DİL DEVRİMİ (12 Temmuz 1932)

Türkiye Cumhuriyeti'nde uluslaşma sürecini tamamlayan Türk Devriminin ya da Atatürk devrimlerinin en önemli basamaklarından ilki cumhuriyetin kuruluşundan dört yıl sonra yapılan Harf Devrimi, ikincisi de cumhuriyetin kuruluşundan dokuz yıl sonra yaşama geçen Dil Devrimidir. Dilbilimci-Yazar Prof. Dr. Tahsin Yücel, Yazı Devriminden Dil Devrimine uzanan süreci şöyle anlatır:

“Cumhuriyetten önce Türkiye’de okuryazarlığın bile herkesin erişemediği bir ayrıcalık olarak kaldığı, yurt çapında bir ulusal eğitimin varlığından söz etmenin güç olduğu göz önüne alınınca, örneğin üçgen, dörtgen, açı gibi terimlerin bile eski karşılıklarının ne Türkçeliklerinden söz edilebilirdi, ne Türkçeleşmişliklerinden. ‘Bunların hiçbir karşılığı yoktu’ demek daha doğru olurdu. Ama Türkçe de bütün diller gibi sonsuz sayıda bildiri üretmeye elverişli bir dizge olduğuna göre, yeni gereksinimleri kendi olanaklarıyla kendi kaynaklarından sağlamasından daha doğal bir şey olamazdı. Bunun için büyük Atatürk’ün söylediği gibi, onu ‘bilinçle işlemek’ yeter, bilinçle işlenebilmesi için de genellikle yazıyı sözden üstün tutma alışkanlığında olan aydınların onu bir yazı dili olarak somut biçimde algılayabilmelerini sağlamak gerekirdi.

Bu açıdan bakınca, Yazı Devriminin Dil Devriminden önce başlatılması gerçekten derin bir sezginin, gerçekten derin bir dil duygusunun belirtisidir. Atatürk, ‘Bizim zengin, uyumlu dilimiz yeni Türk harfleriyle kendini gösterecektir’ derken, öncelikle dilsel bir gereksinimi vurgular, ulusumuzun ‘güzel ve soylu diline kolay uyan’ bu aracın bizi ‘az emekle, kısa yoldan’ kurtaracağını söylediği ‘bilisizlik’ de aynı zamanda dilsel bir bilisizliktir. Hiç kuşkusuz başka yararları da vardır Yazı Devriminin, okuyup yazmayı kolaylaştırır. (…) Gerçekten yeni abecenin benimsenmesinin salt bir yazı değişimi olarak kalmayacağını o dönemin devrimcileri de tutucuları da seziyorlardı.

Falih Rıfkı Atay, yeni abecenin hazırlanışı sırasında çıkan tartışmalardan söz ederken açıkça ortaya koyar bunu: ‘Yeni yazı komisyonunda biz Türkçüler kazandık. Sağcılar Arap ve Farsça sözlerini bütün değerleri ile belirtecek harfler aramışlardır.Arapçada üç noktalı se başka, dişli sin başkadır: Süreyya ve selim aynı söylenmez. Biz buna karşı koyduk. Çünkü Türk ağzında bu söyleniş farkı kalmamıştır. Asıl kavga q harfinden koptu: K harfli Türkçe kelimeleri ince seslilerle ke, kalınlarla ka okuruz. Biz Türkçe alfabe için q harfine lüzum olmadığını ileri sürdük. Yabancı kelimeler ya ayıklanıp gidecek, yahut Türk ağzına uyacaktı’ der, sonra da devrimin gelişimini yakından izlemiş bir yazar olarak kesin gözlemini ekler: ‘Yeni yazı Türkçeleşme hareketine hız vermiştir. Osmanlıcanın devam etmesine imkân yoktu.’

Gerçekten de eğitimin yaygınlaşmaya, okuyanların sayısının hızla çoğalmaya başladığı bir dönemde Osmanlı yazı dili öğelerinin dilimize eskiden olduğundan da fazla karışması işten bile değilken, yeni yazı buna olanak vermedi. Tam tersine Hıfzı Veldet Velidedeoğlu’nun söylediği gibi, ‘Harf Devrimi kesinlikle Dil Devrimini, yani karma bir dil olan Osmanlıcadan ulusal bir dil Türkçeye geçişi getirecekti ve nitekim getirdi de.’

Görüldüğü gibi, Yazı Devrimi Türkçeyi bilinçle işlemenin önkoşulu ve ilk evresidir. 12 Temmuz 1932’de Atatürk’ün öncülüğünde, Türk Dili Tetkik Cemiyeti’nin kurulmasından, 
26 Eylül 1932’de Birinci Türk Dili Kurultayının toplanmasından sonra da bu eğilim dizgesel bir çabaya dönüşür. 1936 yılında Üçüncü Türk Dili Kurultayında, Türk Dili Tetkik Cemiyeti’nin adının Türk Dil Kurumu’na dönüştürülmesiyse bu çabaların kısa sürede sağladığı büyük başarıya tanıklık eder.” (Dil Devrimi ve Sonuçları, TDK Yayınları, Ankara 1982, s. 33 ve ötesi)Bu bilgilerin ışığında Dil Devrimini kısaca, Türkçe ile düşünmeyi, Türkçenin bütün, bilim, sanat ve teknik kavramları karşılayacak yolda gelişmesini sağlayan eylemdir, diye tanımlayabiliriz. Dilbilimci Kâmile İmer  de "Dil Devrimi nedir" sorusunu şöyle yanıtlıyor:

"Dili daha çok yerli öğelerin egemen olduğu bir kültür dili durumuna getirmek amacıyla yapılan ve devletin desteğini kazanmış olan ulus çapındaki dili geliştirme eylemine 'Dil Devrimi' adı verilmektedir." (Dilde Değişme ve Gelişme Açısından Türk Dil Devrimi, TDK Yayınları, Ankara, 1976, s. 31 ve ötesi)

Dil Devrimi, dilbilimcilerin belirttiği gibi, doğrudan dilin gelişmesiyle ilgilidir. Devrim süreciyle yüzyıllarca Türkçenin unutulan sözcükleri kullanılır olmuş, işletilemeyen ek-kök ya da gövdeleri işlerlik kazanmış, böylece dilimiz, Mustafa Kemal’in de belirttiği gibi “bilinçle” ele alınmıştır. Dilde devrim yapılamayacağını, türetme işinde “aşırılığa” kaçıldığını öne sürenlerse, yapılan eylemin Türkçenin işlenmesi olduğunu göz ardı ederek ve Dil Devrimini sözcük türetme eylemiyle sınırlı tutarak,  türetilen sözcükleri de devrimi de küçümsemişlerdir. Yanlış kullanılan Arapça ve Farsça sözcüklerle, yanlış kurulan eski “terkip”leri bile “galatımeşhur” (yaygın yanlış) diyerek hoşgörenler, “toplum, okul, ilginç, örneğin…” gibi pek çok sözcüğün yanlış yapıldığını, “-sal /-sel” gibi kimi eklerle sözcük türetilemeyeceğini savlayarak Türkçenin kendi olanaklarıyla yapılan sözcüklerden  hoşgörüyü esirgemişlerdir.

Her insan, kendi dilinin sözcükleri arasında bağ kurarak kendi tümcesini kurar ve düşüncesini anlatır. Sözcük ve kavramları zengin bir dil, düşüncenin aktarılmasını, iletişimi kolaylaştırır. Bu açıdan bakınca Türkçeye yeni sözcükler, kavramlar kazandıran Dil Devrimi aynı zamanda düşüncenin yenileşmesini sağlayan bir eylemdir. Yine İmer'in söylediği gibi, "Dil Devriminin gerçekleşmesini sağlayan etkenler, aynı zamanda onun amaçlarını ortaya koymaktadır. Uluslaşma etkeni dili yabancı öğelerden temizleme amacını, öteki de kültür dili durumuna getirmeyi amaçlamaktadır. Bu amaçların olumlu sonuçlar vermesi, ortaya çıkan ürünlerin toplumun malı olmasına bağlıdır. Devletin desteği olmaksızın dilde yapılan devrim, bireysel bir eylem olarak kalır, topluma mal olmaz. Dil Devriminin hazırlık evresindeki çabalar, bunun en güzel örnekleridir. Türk Dil Devriminin hazırlık evresi olarak nitelendirebileceğimiz ve Tanzimat Fermanı ile başlayan dönemdeki dili temizleme isteği toplumu kapsayamamıştır. Ancak cumhuriyetten sonra, 1932 yılında devletin öncülüğünde Türk Dili Tetkik Cemiyetinin kuruluşuyla dilde yapılan yenilikler, ulus çapında bir eylem olarak topluma mal olmaya başlamıştır." (Agy, s. 32)

Dil Devrimi hızla topluma mal olmaya başlamışken özellikle Atatürk’ün ölümünden sonra devrime eleştiriler yoğunlaşır.
“Dili değiştirmeye kalkan biz değiliz ki! Bu dil, en aşağı yüzyıldan beri boyuna değişiyor. Niçin değişiyor. Bir kişi öyle dilemiş de buyurmuş, onun için mi değişiyor? Olur mu öyle şey? Yüzyıldan beri boyuna değişiyorsa demek ki bir sıkıntısı var, kendi kendine yetmiyor, kendini beğenmiyor; sınırları dar geliyor” (Söyleşiler, TDK Yayını, 1962, s. 113) diyen Nurullah Ataç kuşkusuz haklıdır. Hiçbir dil kendi kendine değişemez, gelişemez. Tarihin hiçbir döneminde hiçbir dil, kendi akışına bırakılmamıştır. Gelişmiş toplumlar, bilim, sanat ve uygulayımda (teknikte) attıkları her adımı, yeni sözcüklerle, yeni kavramlarla adlandırmışlardır. Üstelik dünyada dilde devrim yapan ilk ve tek ülke Türkiye değildir. Almanya, Macaristan, İsrail ve Norveç, Türkiye’den çok çok önce dilde devrim yapma gereksinimi duymuşlardır (K. İmer, aynı yapıt, s. 36 ve ötesi).

Dil Devrimine Tepkiler Bilimsel Değil, Duygusaldır.

Türkiye’deki dilde devrimin kuşaklar arasında kopukluğa yol açtığı, geçmişle bağımızı kopardığı türünden savlar, dilbilimsel veriler, olgular göz ardı edilerek yoğunlaştırılmış, 1950’den sonra bu savların sahipleri siyasal erkten de aldıkları destekle Dil Devriminin tam karşıtı olan “yaşayan Türkçe” söylemini özellikle eğitim kurumlarına egemen kılmışlardır.

Dil Devrimine karşı olanlar eleştiride olduğu gibi eleştirme biçiminde de ölçüyü kaçırmış, Dil Devrimini savunanlara, “ne idüğü bilirsiz manyaklar; kültürsüz, cahil, kasıtlı kişiler; dilimize güve gibi musallat olanlar; fareler; havhavcılar; türediler; birtakım herifler; Nurallah Ataç da olduğu gibi (işi) deliliğe kadar götüren bir ruh hastalığı ve kuru inatçı bir taassub; abesle uğraşma; ilmi tezyif ve istihkâr etme; hür teffekküre düşman olma; cehalet ve hiyanet; hoyrat; densiz; dinsiz; cibilliyetsiz; milletin aklı selimine küfretmek; gençliğin ruhi asaletini yıkan ve behimi hislerini kışkırtan sapıklık; manevi cinayet; milli facia; ilericiliğin soysuzlaşması; Hitlercilik; azılı bir ırkçılık, solculuk; komünistlik; komünistler…” gibi sıfatlar ve anlatımlarla saldırıyı yoğunlaştırmışlardır. Yazık ki bu tür sıfatları ve anlatımları yazıp konuşanlar arasında ordinaryüs profesörler, akademik sanı olan öğretim üyeleri, yazarlar, gazeteciler bulunmaktadır (T. Yücel, aynı yapıt, s.45- 69 arası). Bu kişilerin etkisi ve yönlendirmesiyle özellikle 1960’ların ortasında MEB’nin başlattığı sözcük yasaklama eylemi, sonraki yıllarda da zaman zaman depreşerek bütün devlet kurumlarına yayılmış, insanlar kullandıkları sözcüklere bakılarak “ilerici/gerici; solcu sağcı” diye adlandırılmış; başta öğretmenler olmak üzere pek çok kişi, kullandığı dil öne sürülerek cezalandırılmıştır. Devlet kurumlarının genelgeler yayımlayarak Dil Devrimiyle kazanılan yeni sözcükleri yasaklaması, genellikle “milliyetçi muhafazakâr” iktidarlar dönemine rastlamaktadır, Türkçeyi dışlayan bu “milliyetçilik” anlayışı çok düşündürücüdür. Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşundan bu yana, ülkede konuşulan başka diller de olmasına karşın, Türkçe dışında, “resmi uyarı, buyruk, belge” niteliği taşıyan genelgelerle  yasaklanan başka dil yoktur.

Dil Devrimi savunucularına yöneltilen “dili siyasaya araç yapmak” suçlamasını ise, devlet eliyle yayımlanan genelgelerle; devrimcileri yukarıda örneklerini verdiğimiz sıfatlarla aşağılayanların tavrı çürütmüştür.

Atatürk’ün kurduğu Türk Dil Kurumu’yla Dil Devrimini savunanların hiçbir yapıtında, konuşmasında sözcük yasaklama girişimi; kişileri, kurumları kullandıkları dile bakarak eleştiren, türlü sıfatlarla anan ve adlandıran yoktur. Hiç kimse “imkân, cevap, mesele, hürriyet…” gibi sözcükleri kullandığı için eleştirilmemiş, ceza almamış; ama  “olanak, yanıt, sorun, özgürlük…” gibi sözcükleri kullananlar uyarılmış, soruşturma geçirmiş, kimi öğretmenler sürgünle cezalandırılmıştır.

Ancak 2000’li yıllara gelindiğinde Dil Devrimini ve devrimle kazanılan sözcükleri karalayanlardan yaşamda olanlar gibi, devrim karşıtlarının ardılları da “deli” diye anılan Ataç’ın, öteki devrimcilerin yarattığı sözcüklerle konuşup yazmaya başlayacaklardır.

Böylece Ataç’ın dediği gibi, Türkçenin ve devrimin gücü önünde durulamayacağını tarih kanıtlamıştır. En önemlisi, laik cumhuriyetimizin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk’ün ne denli uzakgörüşlü, duyarlı bir önder ve aydın olduğu yeniden ortaya çıkmıştır.

Eleştiri adıyla büyüyen ve örgütlü tepkiye dönüşen bu saldırılar, meyvesini 1980’lerin başında vermiş, Atatürk’ün Türk Dil Kurumu, olağanüstü bir dönemde militarizmin gücüne yaslananlar tarafından kapatılmıştır.

Kaynak: DİL DERNEĞİ
http://www.dildernegi.org.tr/TR,610/dil-devrimi---12-temmuz-1932.html